y
kardeşlerim! Mühim ve büyük hayırlı işlerin çok zararlı engelleri
olur. Şeytanlar o hizmetin hizmetçileriyle çok uğraşır. Bu engellere
ve bu şeytanlara karşı, ihlas kuvvetine dayanmak gerektir. İhlası
kıracak sebeplerden; yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz.
Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm'ın "(Yine de) Ben nefsimi temize
çıkaramam. Çünkü gerçekten nefis, -Rabbimin kendisini esirgediği
dışında- var gücüyle kötülüğü emredendir. Şüphesiz, benim Rabbim,
bağışlayandır, esirgeyendir." (Yusuf Suresi, 53) demesiyle,
nefsin emirlere itimad edilmez. Enaniyet ve nefsin emirleri sizi
aldatmasın."1 sözüyle
dikkat çekmiş olduğu gibi şeytan ihlası kazanmayı ve mutlak samimiyete
ulaşmayı hedefleyen kimselerin düşmanıdır. Onları doğru yoldan saptırmak,
nefislerindeki kötülükleri teşvik ederek, ihlastan uzaklaştırmak
ister. İşte şeytanın bu kararlı gayretine karşılık müminin yapması
gereken Hz. Yusuf'un ahlakını kendine örnek alarak nefsine itimat
etmemek ve nefsin bu yöndeki teşviklerinden şiddetle kaçınmak olmalıdır.
Nefsin kötülüklerinden arınmak
Dünya hayatındaki imtihanın bir gereği olarak nefis -Allah'ın dilemesi
dışında- insanları daima kötülüğe davet edecek şekilde yaratılmıştır.
İnsanı teşvik ettiği bu kötülüklerden biri de ihlassız davranmaktır.
Nefis, kişinin ihlasını kırmak, samimiyetini zedelemek için benliğinde
var olan her türlü kötü fikir ve düşünceyi destekleyecek şekilde
hareket eder. Çünkü "Nefse ve ona 'bir düzen içinde biçim
verene', Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü)
ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun)." (Şems Suresi,
7-8) ayetleriyle de dikkat çekildiği gibi nefis, benliğinde 'sınır
tanımaz günah ve kötülüğü' barındıran bir varlıktır. Ancak Allah
insana tüm bu sınırsız kötülükten sakınmasının ve nefsini arındırıp
temizlemesinin yolunu da ilham etmiştir. "Onu arındırıp-temizleyen
gerçekten felah bulmuştur. Ve onu (isyanla, günahla, bozulmalarla)
örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır." (Şems Suresi, 9-10) ayetleriyle
de belirtildiği gibi nefsindeki kötülüklerin ardı sıra giden yıkıma
uğrayacak, tüm bu kötülüklerden arınıp temizlenen ise kurtuluşa
erecektir.
İşte ihlası kazanmayı ve böylece Allah'ın salih kullarından olabilmeyi
hedefleyen bir kimsenin seçimi de mutlaka bu yönde olmalıdır. Allah
müminlerin bu konudaki samimi çabalarına "İnsanlardan öylesi
vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp kazan)mak amacıyla nefsini
satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli olandır." (Bakara
Suresi, 207) ayetiyle dikkat çekmiştir. Ancak önemli olan insanın
nefsine karşı son derece dürüst ve samimi yaklaşması, nefsine asla
acımaması ve ona sahip çıkmamasıdır. Nefsini tüm bu kötülüklerden
arındırıp eğitebilmesi, ona boyun eğdirebilmesi ve terbiye edebilmesi
ancak bu yolla mümkün olabilir. Bunun için nefsini hiçbir zaman
için kendi benliğinin bir parçası gibi görmemeli, hiçbir zaman için
ondan yana tavır koymamalı ve onu savunmamalıdır. Onun daima haksız
olduğunu, her zaman Kuran'a muhalif olduğunu, şeytanın sözcülüğünü
yaptığını bilmeli, ondan gelen sözleri bu anlayış ile değerlendirmelidir.
Nasıl ki insan konu bir başkası olduğunda, o kişinin nefsine karşı
hiçbir acıma hissi duymuyor, hiçbir şekilde onu savunma ihtiyacı
duymuyor, onu haklı çıkarmaya çalışmıyorsa, söz konusu olan kendi
nefsi olduğunda da aynı tavrı göstermelidir. Nefsini yabancı bir
şahıs olarak kabul etmeli, onun yanında değil onun karşı safında
yer almalıdır. Kötülüğü teşvik ettiğinde ona nasihat etmeli, şeytani
bir merhamete kapılmadan vicdanının sesini dinlemelidir. Nefsinin
başvurduğu hileli yöntemleri fark edebilmesi, onu tarafsız bir gözle
değerlendirip, Kuran ile muhakeme edip yargılayabilmesi ancak bu
yolla mümkün olabilecektir. Ancak bu şekilde ihlası ve Allah'ın
rızasını kazanabilecektir. Allah bu durumu ayetlerinde "Kim
Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva (istek ve tutkular) dan
sakındırırsa, artık şüphesiz cennet, (onun için) bir barınma yeridir."
(Nazi'at Suresi, 40-41) hükmüyle bildirmiştir.
Mümin kardeşinin nefsini kendi nefsine tercih etmek
İman edenlerin sakınması gereken tavırlardan biri de insanın nefsindeki
'cimrilik ve bencillik' duygusudur. Allah "Gerçekten, insan,
'bencil ve haris' olarak yaratıldı. Kendisine bir şer (kötülük)
dokunduğu zaman feryadı basar. Ona bir hayır dokunduğunda engelleyici
olur (veya cimrilik eder)." (Mearic Suresi, 19-21) ayetleriyle
insanın bu özelliğine dikkat çekmiştir. İhlası kazanabilmek için
insanın nefsindeki bu negatif özelliği yenmesi ve bunun yerine özverili
ve fedakar bir ahlakı kendinde yerleştirmesi gerekir. Çünkü Allah
"... Kim nefsinin bencil-tutkularından (ya da cimri tutumundan)
korunursa; işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır." (Teğabün
Suresi, 16) ayetiyle insanın kurtuluşa erebilmesi için bu bencil
tutkularından arınması gerektiğini bildirmiştir.
İnsanın nefsini bu yönde eğitebilmesi ise son derece kolaydır.
Önemli olan kendisini yeterli görmemesi, nefsinin sesine her zaman
şüphe ile yaklaşmasıdır. Ancak bencillik ve cimrilik kavramlarını
da yanlış anlamamak önemlidir. Cahiliyede bazı insanlar Allah korkusundan
ve ahiret inancından yoksun olmaları sebebiyle bencilliği ve cimriliği
adeta bir hayat felsefesi haline getirmişlerdir. Bu kişiler her
zaman önceliği kendilerinde bilmeyi, herkesten çok kendi menfaatlerini
koruyup kollamayı uyanıklık olarak algılar ve bunun iyi bir özellik
olduğunu zannederler. Bu nedenle de yaptıklarıyla Allah katında
nasıl bir sorumluluk yüklendiklerini hesaba katmazlar. İnsanın Kuran
ayetlerini düşünürken, cimri ve bencil tutkuları sadece bu tarz
insanlara ithaf edip, konuyu sadece cahiliyedeki insanlarla sınırlaması
yanlış olur. Bu insanlar bu ahlakı en uç noktasında yaşamaktadırlar,
ancak cimriliğiyle ya da bencillikleriyle ön plana çıkmamış pek
çok insan da gizli ya da açık olarak nefsinde bu duyguları barındırabilmektedir.
Bu da bu kimselerin her şart ve durumda ihlaslı davranabilmelerini,
olaylar karşısında halisane tavırlar gösterebilmelerini engellemektedir.
İnsanın nefsini bu kötülüklerden temizleyebilmesi ise son derece
kolaydır; bunun için Kuran ahlakını eksiksiz ve kusursuz bir şekilde
yaşaması yeterlidir. Bediüzzaman Said Nursi, Kuran ayetlerinde bu
konuya getirilen çözüme bir sözünde şöyle dikkat çekmiştir:
"Kendilerinden önce o yurdu (Medine'yi)
hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler ise, hicret edenleri
severler ve onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir ihtiyaç
(arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık (ihtiyaç) olsa bile
(kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler. Kim nefsinin 'cimri
ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş)
bulanlardır." (Haşr Suresi, 9) sırrıyla ihlas-ı
tâmmı kazanınız.2
Allah ayetinde müminlerin kendilerinde bir eksiklik, açıklık ya
da ihtiyaç olsa bile diğer mümin kardeşlerinin nefislerini kendilerinden
üstün tuttuklarını, tercih yapmaları söz konusu olduğunda da kendi
nefislerinden değil kardeşlerinden yana tavır koyduklarını bildirmiştir.
Medine'de yaşamakta olan Müslümanlar, Mekke'den hicret ederek gelen
ihtiyaç içerisindeki mümin kardeşlerine infak etmekten, kendileri
zor durumda kalarak bile olsa onları yerleştirip barındırmaktan
dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymamışlardır. Aksine Allah rızası
için nefislerinin bencil ve cimri tutkularını yenmiş olmaktan ve
kardeşlerinin nefislerine öncelik tanımış olmaktan dolayı da büyük
bir sevinç ve mutluluk duymuşlardır. Çünkü söz konusu şartlar altında
Kuran'a en uygun, en vicdanlı ve en ihlaslı olan tavrın böylesine
bir fedakarlık göstermek olduğunu bilmektedirler. Ayrıca Allah bu
fedakarlıkların karşılığını dünyada da ahirette de kat kat artıracak
ve fazlasıyla onlara geri verecektir. Kuran'da Allah'ın bu ahlakı
gösteren kimselere vereceğini vaat ettiği karşılık şöyle bildirilmiştir:
Eğer Allah'a güzel bir borç verecek olursanız,
onu sizin için kat kat arttırır ve sizi bağışlar. Allah Şekûr'dur
(şükrü kabul edip çok ihsan eden), Halim'dir (cezayı vermekte
acele etmeyendir). (Teğabün Suresi, 17)
Nefsin Kışkırtmalarına Kapılmamak
İnsan eğer bir kez daha samimiyetle gözden geçirecek olursa günlük
hayatta nefsinin bu yöndeki telkinleriyle sık sık karşılaştığını
görecektir. Nefsin bu kışkırtmaları kimi zaman insanın maddi, kimi
zaman da manevi menfaatlerinden feragat etmemesini teşvik eder niteliktedir.
Örneğin Allah bir ayetinde "Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye
kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz
Allah onu bilir." (Al-i İmran Suresi, 92) hükmüyle asıl
makbul olanın insanın 'sevdiği şeylerden infak edebilmesi' olduğuna
ve iyiliğe erişebilmenin de ancak bu yolla mümkün olabileceğine
dikkat çekmiştir. İnsan belki elinde avucunda bulunan herşeyi infak
edebilir ama sevdiği, sahiplendiği birkaç şeye tutkuyla bağlanmış
olup bunlardan vazgeçemeyebilir. Ya da eşyalarını mümin kardeşiyle
paylaşması söz konusu olduğunda kendi nefsini onunkinden üstün tutarak
daha çok sevdiği eşyasını kendine, sevmediğini ya da daha az sevdiğini
de kardeşine ayırabilir. Asıl makbul olanın sevdiğini vermesi olduğunu
vicdanı ona mutlaka hatırlatır. Ama nefsindeki bu tutku onun bu
ahlakı gösterebilmesini ve yüzde yüz ihlaslı davranabilmesini engeller.
Oysaki asıl güzel olan insanın karşısındaki kimsede bir ihtiyaç
olduğunu gördüğü anda hemen en sevdiği, en beğendiği şeyi ona vermesidir.
Çünkü eğer sevilecek, beğenilecek birşeyse karşısındaki kişi de
bundan aynı zevki alacak, aynı şekilde memnun olacaktır. O halde
insanın bu güzelliği kendine saklayıp, daha az güzel olanı karşısındakine
vermesi nefsinde hala bencillikten yana birşeyler kaldığını göstermektedir.
İşte Allah bu yüzden mutlak iyiliğe erişebilmek için bu ahlakın
yerleşmesi gerektiğine dikkat çekmiştir.
Karşısındaki kişinin nefsini kendi nefsine tercih etmesi, her zaman
karşısındaki müminin rahatını, sağlığını, neşesini kollaması bu
kişinin ihlasının da bir göstergesidir. Örneğin zor ve yorucu bir
iş yapılması söz konusu olduğunda insan öne atılıp, bu işe talip
olmalıdır. Çünkü zor bir işten kaçıp, bu işi bir başkasının yapmasını
istemek ihlaslı bir tavır değildir. Müslümana yakışan böyle işleri
hiç kimseye hissettirmeden ve hiç kimseyi minnet altında bırakmadan
üstlenmektir. İhlasa uygun olan ise "… hayırlarda yarışınız…"
ayetiyle bildirildiği gibi hiç vakit kaybetmeden herkesten önce
bu işe atılıp ardından da en güzel şekilde sonuçlandırmaktır. Bu
aynı zamanda söz konusu kişinin kardeşinin nefsini kendi nefsinden
daha üstün tuttuğunu gösterir. "Mümin kardeşim yorulacağına ben
yorulayım", "Bu işin zorluklarıyla o muhatap olacağına, ben olayım,
o rahat etsin" ya da "Onun vakti gideceğine benimki gitsin" gibi
fedakarane düşüncelerle sıkıntıyı ve zorluğu, kolaylığa ve rahatlığa
tercih etmiş ve böylece ihlaslı davranarak Allah'ın rızasını kazanmayı
umabilir.
Bediüzzaman Said Nursi "Kardeşlerinizin nefislerini
nefsinize; şerefte, makamda, sevgide, hattâ maddi menfaat gibi nefsin
hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hattâ en latif ve güzel bir
iman hakikatini muhtaç bir mü'mine bildirmek ki; en masumane, zararsız
bir menfaattir. Mümkün ise, nefsinize bir hodgâmlık (kendini düşünen,
bencillik) gelmemek için, istemeyen bir arkadaş ile yaptırması hoşunuza
gitsin. Eğer "Ben sevab kazanayım, bu güzel mes'eleyi ben söyleyeyim"
arzunuz varsa, gerçi onda bir günah ve zarar yoktur. Fakat mabeyninizdeki
sırr-ı ihlasa zarar gelebilir."3
sözleriyle nefsin bencilce tutkularından kurtulmak için meşru gibi
görünen konularda da diğer müminlere öncelik tanımanın makbuliyetine
dikkat çekmiştir. Şan şeref, makam mevki, maddi menfaat, ilgi ve
sevgi gibi nefsin hoşuna gidecek her türlü konuda fedakarlıkta bulunmanın
ihlasa vesile olacağını hatırlatmıştır. Öyle ki bir mümine güzel
bir tavsiyede bulunacak, güzel bir söz söyleyecekken sözü bir başkasına
bırakarak arka planda kalıp, bu şekilde kardeşini ön plana çıkarabilir.
İşte nefsinin tüm bu kışkırtmalarından sakınıp, Allah'ın rızasını
ve ihlası kazanma konusunda gayret eden insana Allah yollarını açacak
ve onu kolay olanda başarılı kılacaktır. Allah Naziat Suresi'nde
müminleri şu şekilde müjdeler:
Kim Rabbinin makamından korkar ve nefsi heva
(istek ve tutkular) dan sakındırırsa, artık şüphesiz cennet, (onun
için) bir barınma yeridir. (Naziat Suresi, 40-41)
Rekabet Hırsını ve Kıskançlığı Terk Etmek
Allah, "… Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara'
hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız,
şüphesiz, Allah, yaptıklarınızdan haberi olandır." (Nisa
Suresi, 128) ayetiyle nefsin kıskançlığa yatkın olarak yaratıldığını
bildirmiştir. İnsan, nefsindeki tüm kötülükler gibi, kıskançlık
ve rekabet hisleriyle de mücadele etmek ve bunlardan arınmakla yükümlüdür.
Aksinde Kuran ahlakını gereği gibi yaşayabilmesi ve Allah'ın rızasını
tam olarak kazanabilmesi mümkün olmaz. Nitekim Kuran'ın bir başka
ayetinde kendilerine doğru yolu gösteren hak kitaplar geldiği halde
insanların birbirlerine karşı olan 'azgınlık ve kıskançlık'ları
nedeniyle anlaşmazlığa düştükleri, doğru yoldan saptıkları şöyle
bildirilmiştir:
İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve
uyarıcılar olarak Peygamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların
anlaşmazlığa düştükleri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek
üzere hak kitaplar indirdi. Oysa kendilerine apaçık ayetler geldikten
sonra, birbirlerine karşı olan 'azgınlık ve kıskançlıkları' yüzünden
anlaşmazlığa düşenler, o, (Kitap) verilenlerden başkası değildir.
Böylece Allah, iman edenleri, hakkında ayrılığa düştükleri gerçeğe
kendi izniyle eriştirdi. Allah, kimi dilerse onu doğruya yöneltir.
(Bakara Suresi, 213)
Kuran'da verilen bu örnek, insanın kıskançlığın neden olabileceği
zararların boyutunu anlaması açısından son derece önemlidir. İnsan
doğru yolu bilip gördüğü halde sırf kapıldığı kıskançlık hissi nedeniyle
yanlış yola sapabilmektedir. Çünkü kıskançlık ve rekabet duyguları
insanın akılcı düşünebilmesini, olayları isabetli şekilde muhakeme
edebilmesini engeller. Bu duygulara yenik düşen bir insan olaylar
karşısında Kurani tepkiler veremez, rahmani konuşmalar yapamaz,
samimi ve ihlaslı tavırlar gösteremez. Böyle bir durumda onu yönlendiren
aklı ve vicdanı değil, şeytanın sözcülüğünü yapan nefsi olur. Nefsi,
onu şeytani bir ahlaka çağırır.
İnsanın bu özelliklerden arınmak için yapması gereken şey öncelikle
rekabet ve kıskançlık hislerinin din ile bağdaşmadığını anlamak
olmalıdır. Bu duyguların temeli tamamen dünyevi değerlere dayanır.
İnsanlar başkalarının sahip olduğu maddi ya da manevi değerlere
karşı kıskançlık duyar ve bunlardan dolayı onlarla rekabete girişirler.
Oysaki müminler dünya hayatının menfaatlerine kapılmayıp asıl olarak
ahirete yönelen insanlardır. Mümin dünya nimetlerini kendisine verenin
ve bunları dilediği zaman alacak olanın Rabbimiz olduğunu bilir.
Bunlardan Allah'ın razı olacağı şekilde istifade eder, ancak hiçbir
zaman bu nimetlere tutkuyla bağlanmaz. Daha fazlasını elde etmek
için hırsa kapılmaz. Allah'ın takdir ettiği kadarına şükreder ve
bunlarla yetinmesini bilir. Eğer Allah bir başkasına kendisinden
daha fazla nimet vermiş ise "Göklerin ve yerin anahtarları
O'nundur. O, dilediğine rızkı genişletip-yayar ve kısar da. Çünkü
O, herşeyi bilendir." (Şura Suresi, 12) ayetiyle de bildirildiği
gibi bunda mutlaka bir hayır ve hikmet olduğunu bilir.
Ahireti Düşünmek Kıskançlığı ve Rekabeti Ortadan Kaldırır
Her insan hem Allah'ın kendisine verdiği nimetlerle hem de eksik
tuttuklarıyla denemeden geçirilmektedir. Bu yolla insanlardan hangilerinin
Allah'a yönelip şükredenlerden, hangilerinin ise Kuran ahlakından
uzaklaşıp nankörlük edenlerden olacakları ortaya çıkmaktadır. Bu
nedenle dünya hayatının geçici bir imtihan mekanı olarak yaratıldığını
kavramış bir insanın, bu dünyanın süslerine karşı kıskançlığa kapılması
mümkün değildir. Örneğin sırf zengin, güzel ya da makam sahibi diye
bir insana karşı kıskançlık duymak Kuran ahlakı ile kesinlikle bağdaşmaz.
Nitekim kişi Kuran ahlakını en güzel şekilde yaşadığı takdirde Allah'ın
ahirette tüm güzellikleri en mükemmel şekliyle kendisine vereceğini
bilmenin huzurunu ve rahatlığını yaşar. Ancak kaderi, tevekkülü,
dünya hayatının gerçeğini ve herşeyi yaratanın Allah olduğunu kavrayamamış
insanlar ise kıskançlık ve rekabet gibi duygulara kapılarak hareket
ederler. Bu gerçeği bilmek mümini böyle bir hataya düşmekten alıkoyar.
Söz konusu olan güzel ahlaka dair özellikler olsa bile, yine de
iman eden bir kimse kıskançlıktan şiddetle kaçınır. Karşısındaki
Müslümanın güzel ahlakına özenip, gıpta eder. Gıpta etmesi ise hiçbir
zaman için rekabete girmesini gerektirmez. Kuran'da bildirilen "hayırlarda
yarışınız" ayeti gereği elbette ki Allah'ın en sevgili
kulu olabilmek, Kuran ahlakını en mükemmel şekilde yaşayan kişi
olabilmek için rahmani bir gayret sarf eder. Ancak bu rahmani yarışın
temelinde kıskançlık ya da rekabet hisleri yoktur. Bu yarış insanlara
yönelik bir yarış değil, sadece Allah'a yakınlaşmayı hedefleyen
bir yarıştır. Nitekim böyle bir insan kendisi gibi, diğer müminlerin
de Allah'ın en sevgili kulu olabilmelerini ister. Bunun için hem
samimi olarak dua eder, hem de ihlasla çaba sarf eder.
Müminler tüm yaratılmışlarla beraber kendi acizliklerini bilirler.
İçleri titreyerek Allah'tan korkar ve Rablerine karşı olan acizliklerini
dile getirmekten çekinmezler. Araf Suresi'nde Müslümanların bu güzel
ahlakları şu şekilde ifade edilir:
De ki: "Allah'ın dilemesi dışında kendim için
yarardan ve zarardan (hiçbir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim
muhakkak hayırdan yaptıklarımı artırırdım ve bana bir kötülük
dokunmazdı..." (Araf Suresi, 188)
Dünyevi değerlere değil, ahirete önem veren bir insan hiçbir zaman
insanlara ayarlı bir ahlak göstermez. Onlardan iyi olmak, onlar
arasında bir yer edinmek, itibar kazanmak ya da ön plana çıkmak
için değil, sadece Allah rızası için gayret sarf eder. Bu noktaya
kadar anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi insan eğer nefsinde böyle
bir eksiklik ya da zaaf olduğunu görürse bilmelidir ki, bu onun
ihlasını kıracak ve Allah'ın rızasını kazanmasını engelleyecek bir
ahlaktır.
İşte Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde bu konuyu derinlemesine
tefekkür etmiş ve müminlere yol gösterici olacak önemli noktalara
temas etmiştir. İhlas konusunu ele aldığı risalesinde iman eden
kimseler arasındaki rekabeti Bediüzzaman şu şekilde tarif etmiştir:
Din ve ahiret işlerinde rekabet, gıbta, hased
ve kıskançlık olmamalı ve hakikat bakış açısında olamaz. Çünki
kıskançlık ve hasedin sebebi; bir tek şeye çok eller uzanmasından
ve bir tek makama çok gözler dikilmesinden ve bir tek ekmeği çok
mideler istemesinden; birbirine zahmet verme olur, kavga olur,
yarış sebebiyle gıptaya, sonra kıskançlığa düşerler. Dünyada bir
tek şeye çoklar talib olduğundan ve dünyanın dar ve geçici olması
sebebiyle insanın sınırsız arzularını tatmin edemediği için, rekabete
düşüyorlar. Fakat… âhirette rekabet sebebi diye birşey yoktur
ve rekabet de olamaz. Öyle ise, âhirete ait olan salih ameller
dahi rekabet olamaz; kıskançlık yeri değildir. Kıskançlık eden
ya riyakârdır, salih ameller suretiyle dünyevî neticeleri arıyor
veyahud gerçek cahildir ki, salih amelin nereye baktığını bilmiyor
ve salih amelin ruhu, esası ihlas olduğunu idrak edemiyor. Rekabet
suretiyle Allah'ın sevgili kullarına karşı bir nevi düşmanlık
taşımakla, Allah'ın rahmeti imkanını suçluyor...
Ey ehl-i hakikat ve tarîkat! Hakka hizmet, büyük ve ağır
bir defineyi taşımak ve muhafaza etmek gibidir. O defineyi omuzunda
taşıyanlara ne kadar kuvvetli eller yardıma koşsalar daha ziyade
sevinir, memnun olurlar. Kıskanmak şöyle dursun, gayet samimî
bir muhabbetle o gelenlerin kendilerinden daha ziyade olan kuvvetlerini
ve daha ziyade tesirlerini ve yardımlarını iftiharla alkışlamak
lâzım gelirken, nedendir ki rekabetkârane o hakikî kardeşlere
ve fedakâr yardımcılara bakılıyor ve o hal ile ihlas kaçıyor.4
Bediüzzaman müminlere cennet ahlakında kıskançlığın ve rekabetin
yeri olmadığını hatırlatmıştır. Nasıl ki ahirette rekabetin yeri
yoksa, ahireti kazanmak için yapılan salih amellerde de rekabet
ya da kıskançlık olmaz. Müminler dünya ahiret birbirlerinin dostu,
velisi ve kardeşidirler ve her biri de aynı amaca hizmet etmektedirler.
Birbirlerine ne kadar destek olurlar, ne kadar kuvvet sağlarlarsa
Allah'ın rızasını da o kadar çok kazanmış olurlar. Bu nedenle mümine
yakışan bir başkasının güzel özelliklerinden kıskançlık duyup onunla
rekabete girmek değil, tam aksine onu iftiharla alkışlayıp daha
da mükemmel olmasına yardımcı olabilmektir. Nitekim ihlasa uygun
olan da budur zaten. Peygamberimiz iman edenlerin arasındaki bu
manevi birliği, sevgi ve dostluğu şu şözleriyle ifade etmektedir:
Müslümanlar tek bir adam gibidir. Onun bir
azası hasta olduğunda vücudun diğer azaları da müteessir olur.
5
Bediüzzaman Said Nursi bir başka sözünde, müminlerin, rekabet ve
kıskançlığı birbirlerinin üstün yönleriyle iftihar ederek yenebileceklerini
hatırlatmıştır. Böyle bir ahlak içerisinde herkesin kendi şahsiyetini
bir kenara bırakıp, mümin topluluğunun şahsı manevisi içerisinde
eriyeceğini, bu durumda da her güzel özelliğin aslında tek tek her
birine ait olmuş olacağını belirtmiştir:
Kardeşlerinizin yeteneklerini şahıslarınızda
ve üstünlüklerini kendinizde düşünüp, onların şerefleriyle şükrederek
iftihar etmektir. Tasavvuf ve tarikat ehli arasında "yok fi-ş
şeyh, yok fi-r resul" deyimi var. Ben sofi değilim. Fakat onların
bu kaidesi, bizim meslekte "yok fi-l ihvan" suretinde güzel bir
kaidedir. Kardeşler arasında buna "tefani" denilir. Yani, birbirinde
kaybolmaktır. Yani: Kendi nefsi hislerini unutup, kardeşlerinin
yetenek ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Zâten mesleğimizin
esası kardeşliktir. Peder ile evlâd, şeyh ile mürid arasındaki
vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa
bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz "Samimi dostluk ve kardeşlik"
olduğu için, meşrebimiz "samimi dostluk ve kardeşlik"tir. Samimi
dostluk ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir
edici yoldaş ve en iyiliksever kardeş olmayı gerektirir. Bu dostluğun
en esas usulu, samimî ihlastır. Samimî ihlası kıran adam, bu dostluğun
gayet yüksek kulesinin başından aşağı düşer. Gayet derin bir çukura
düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz. 6
Kıskançlık ve Rekabet Müminlerin Gücünü Kırar
Bediüzzaman ayrıca müminler arasında yaşanmasının ihtilaf zararlarına
da değinmiştir. İhtilaf ve rekabet ne kadar güç kırarsa, ittifak
etmenin de o kadar kuvvet sağlayacağını belirtmiştir:
... Gaflete ve dalalete dalanlar ise, aşırı bir
sevgiyle bağlı oldukları menfaatlerini kaçırmamak ve menfaat için
aşırı bağlılık gösterdikleri, tapar derecesinde sevdikleri reislerini
ve arkadaşlarını küstürmemek için, zilletlerinden ve nâmerdliklerinden,
hamiyetsizliklerinden; mutlak arkadaşlarıyla, hattâ alçak ve hain
ve muzır olsalar dahi, hâlisane ittihad..., hem menfaat etrafında
toplanan ne şekilde olursa olsun ortaklarıyla samimane ittifak
ederler. Samimiyet neticesi olarak istifade ederler. 7
Said Nursi'nin bu sözlerinden de anlaşılacağı gibi, Allah'a ve
ahirete inanmayan insanlar dahi sırf güç kazanmak ve menfaat elde
edebilmek için rekabeti bir kenara bırakıp birbirleriyle ittifak
edebilmektedirler. Menfaate olan bu düşkünlükleri aralarındaki rekabet
ve kıskançlığı bir anda yok edebilmekte ve onları samimi dostlar
haline getirebilmektedir. Bu samimi ittifaklarından da umdukları
gibi istifade edip, çıkar elde edebilmektedirler.
İnkar edenler sırf menfaat için böylesine bir güçle ittifak edebilirken,
Allah'ın rızasını kazanmak gibi yüksek bir ideale sahip olan müminlerin
rekabet ya da kıskançlık duygularından kurtulamayıp ittifak edememeleri
elbette ki söz konusu olamaz. Allah'ın rızasını kazanma konusundaki
şevkleri, nefislerinin fısıldadığı kıskançlığı ya da rekabet hırsını
rahatlıkla delip geçer. Önemli olan ihtilafın sadece kendilerine
değil, aynı zamanda da dine nasıl zarar verebileceğini iyi kavramalarıdır.
Bir ayette "Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve çekişip birbirinize
düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz
Allah, sabredenlerle beraberdir." (Enfal Suresi, 46) sözleriyle
çekişme ve ihtilafın güç kaybına neden olacağı hatırlatılmıştır.
Peygamberimiz de "Bir kimse din kardeşinin
ayıbını onun hoşlanacağı şekilde örterse, Allah da kendisini dünya
ve ahirette hoşnud eder."8
şeklindeki sözüyle Müslümanların her zaman birbirlerinin eksikliklerini
tamamlamaları ve hatalarını örtmeleri gerektiğini ifade etmiştir.
Aksi durumda aralarındaki manevi birlik ortadan kalkacak ve güçleri
gidecektir. Müminlerin güçlerinin gitmesi ise inkar edenlerin gücüne
güç katmak anlamına gelir. Hiçbir mümin sırf nefsinin isteklerini
tatmin etmek için böyle bir sorumluluğu yüklenmek istemez. Çünkü
müminlerin asıl sorumlulukları Kuran ahlakını en mükemmel şekilde
yaşamak, bu ahlaklarıyla başkalarına örnek olmak ve onları da dini
yaşamaya teşvik etmektir. Açıktır ki kendisi daha kıskançlığı ya
da rekabet hırsını yenememiş bir insan, böyle bir sorumluluğu gereği
gibi yerine getiremez. Dolayısıyla da müminlerin gücünü kıran ve
inkar edenlere güç veren tavırlar gösterir. Bu tavırlar sonucunda
kişi etrafına kötü örnek olduğu gibi, ahiret için de ağır bir sorumluluk
yüklenir. O nedenle bu tavırlarını hemen terk etmeli ve güzel ahlaka
yönelmelidir. Çünkü ihlası ancak bu şekilde kazanabilecek ve Allah'ın
rızasına uygun bir ahlaka ancak bu şekilde ulaşabilecektir. Mümine
yakışan tavır ise Bediüzzaman'ın da belirttiği gibi "İyilik
ve takva konusunda yardımlaşın" ayetine uygun olarak 'müminlerle
samimi ittifak etmek' ve ihlası ayakta tutmaktır:
İşte ehl-i hakkın bu haksız ihtilaf illetinin
merhemi ve ilâcı: "Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin ve
çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz
gider…" (Enfal Suresi, 46) âyetindeki Allah'ın şiddetli
yasaklaması, "İyilik ve takva konusunda yardımlaşın"
(Maide Suresi, 2) âyetinde sosyal hayat için gayet hikmetli olan
Allah'ın emir ve prensipleriyle hareket etmek ve ihtilafın İslâmiyete
ne derece zararlı olduğunu ve dalalette olanların, hak yolda olanlara
üstün gelmesini ne derece kolaylaştırdığını düşünüp, tam bir zaaf
ve acizlik ile, o hak yolda olanların kafilesine fedakârane, samimane
olarak katılmaktır; şahsiyetini unutmakla iyi yüzlülük ve yapmacık
hareketlerden kurtulup, ihlası elde etmektir.9
Enaniyeti Terk Etmek
Bu bölümde bir müminin ihlasını nelerin zedeleyebileceği üzerinde
durduk ve nefsin rekabet, hırs, kıskançlık, kendi nefsini müminlerin
nefsine tercih etme gibi özelliklerini inceledik. İşte nefsin ihlası
zedeleyen bu gibi özelliklerinin hepsinin ardında çok daha büyük
ve şeytani bir özelliği yatmaktadır: Enaniyet.
Enaniyet, insanın Allah'ın karşısındaki aczini unutarak kibirlenmesi,
diğer insanları kendinden aşağı görmesi ve büyüklük hissine kapılmasıdır.
Oysa insan çok aciz bir varlıktır. Var olmak ve varlığını devam
ettirebilmek için Allah'ın gücüne muhtaçtır. İnsanı yoktan var eden,
ona ruh veren, barındıran, yediren, içiren, nefes aldıran ve saymakla
bitiremeyeceğimiz kadar çok nimet bahşeden güç, alemlerin Rabbi
olan Allah'tır. Bu apaçık gerçeğe rağmen insanın kendisini Allah'tan
bağımsız bir varlık olarak görüp, sahip olduğu özelliklerin ya da
yeteneklerin kendinden kaynaklandığını sanması elbette ki çok büyük
bir yanılgıdır.
Gerçekte insanın enaniyet yapabileceği, kibirlenebileceği bir durumu
yoktur. Allah'ın dilediği anda insana lütfederek verdiği tüm özellikleri
geri almaya kadir olması, bunun en açık kanıtıdır. Güzelliğinden,
bilgi ya da becerisinden, zenginliğinden ya da toplum içerisinde
elde etmiş olduğu konumundan dolayı büyüklük hissine kapılan insanların,
bu özelliklerini herhangi bir sebeple yitirdiklerinde ne hale geldiklerine
zaman zaman hepimiz şahit olmuşuzdur. Eğer tüm bunlar kişilerin
kendilerinden kaynaklanan mutlak özellikler olmuş olsaydı, bunları
yitirmeleri de hiçbir zaman için söz konusu olmazdı. Nitekim Allah
insanların bu gerçeği anlayabilmeleri için dünya hayatında pek çok
zorluk ve sıkıntı yaratmakta, yaşlılık, hastalık gibi pek çok acizliklerle
de insanı denemektedir.
Sahip olduklarını kendisine verenin Allah olduğunu, O'nun yardımı
ve desteği olmaksızın hiçbir şeye güç yetiremeyeceğini anlayan bir
kimse ise, Allah'ın yaratışındaki bu hikmeti görebilmekte ve aczini
anlayarak tevazulu bir ahlaka sahip olmaktadır. Bediüzzaman enaniyeti
bırakmanın, ihlası kazanmada en önemli adım olduğunu da bir sözünde
şu şekilde ifade eder:
"Ve hakkı, bâtılın saldırısından kurtarmak için...
nefsini ve enaniyetini ve yanlış düşündüğü izzetini ve ehemniyetsiz
rekabetkârane hissiyatını terk etmekle ihlası kazanır, vazifesini
hakkıyla îfa eder."10
Bu ahlakın yaşanması ihlasın kazanılabilmesi için gereklidir. Çünkü
enaniyet kişinin Allah'ın razı olacağı tavırdan değil de, kendi
nefsinden yana tavır göstermesine neden olur. Enaniyet insanın herkesten
çok kendini sevmesi, herkesten çok kendi benliğinin sözünü dinleyip,
herkesten çok kendi menfaatlerini korumasıdır. Öyle ki bu durum
çoğu zaman kişi için Allah'ın rızasının, Kuran ayetlerinin ya da
müminlerden gelecek olan hatırlatmaların üstünde olabilir. Çünkü
büyüklenme hissine kapılan bir insan, vicdanını dışarıdan gelecek
hatırlatmalara karşı da kapatmış olur. Vicdanının sesine kulak asmadığı
için olaylar karşısında ihlaslı davranabilmesi de söz konusu olmaz.
Kuran'da Allah enaniyetin bu etkisine "Ona:
"Allah'tan kork" denildiğinde, büyüklük gururu onu günaha sürükler,
kuşatır. Böylesine cehennem yeter; ne kötü bir yataktır o."
(Bakara Suresi, 206) ayetiyle dikkat çekmiştir. Mümine asıl yakışan
ise, "İnsanlardan öylesi vardır ki, Allah'ın rızasını ara(yıp
kazan)mak amacıyla nefsini satın alır. Allah, kullarına karşı şefkatli
olandır." (Bakara Suresi, 207) ayetiyle bildirildiği gibi
böyle bir durum karşısında nefsini ve enaniyetini bir kenara koyup
Allah'ın rızasından yana tavır koymasıdır. Allah kendilerine gönderilen
elçilere karşı büyüklenen kavimlerin uğradıkları sonu ise Kasas
Suresi'nde şu şekilde bildirir:
Dedi ki: "Bu, bende olan bir bilgi dolayısıyla
bana verilmiştir." Bilmez mi, ki gerçekten Allah, kendisinden
önceki nesillerden kuvvet bakımından kendisinden daha güçlü ve
insan-sayısı bakımından daha çok olan kimseleri yıkıma uğratmıştır.
Suçlu-günahkarlardan kendi günahları sorulmaz. (Kasas Suresi,
78)
Enaniyetin neler kaybettirdiğini fark etmek
Enaniyetin ihlasa verdiği zararları hayatın her aşamasında görebilmek
mümkündür. Diğer insanlardan daha büyük olduğu iddiasına kapılan
bir insan, bu kimselerden gelecek her türlü eleştiri, uyarı ya da
tavsiyeye kapalıdır. Karşı taraf kendisinin düşünemediği önemli
bir konuyu hatırlatsa bile, üstünlük iddiası ağır basar ve kişi
doğru olana teslim olmak yerine yanlış da olsa kendi dediğini savunur.
Dolayısıyla da ihlastan uzaklaşmış, adeta nefsinin emrine girmiş
olur. Oysaki böyle bir durum karşısında ihlasa uygun olan, kişinin
haklı olduğu bir konuda bile karşı tarafın sözüne uyabilmesi, üstünlük
sağlama arzusuna kapılmadan teslimiyet gösterebilmesidir. Bunun
için gerekli olan ise öncelikle kişinin enaniyete sebep veren benlik
duygusunu bir kenara bırakması, nefsini müdafaa etmekten vazgeçmesidir.
Ancak o zaman Kuran ruhuna uygun bir tavır gösterebilecek ve ancak
o zaman ihlasla hareket edebilecektir. Nitekim Bediüzzaman Said
Nursi bir sözünde enaniyetin neden olduğu bu üstünlük sağlama ve
haklı çıkma hırsına yönelik en etkili çözümün 'nefse taraftar olmadan
müminlerin aklına teslim olmak' olduğunu hatırlatmıştır:
… Bu illetin yegane çaresi: Nefsini suçlu
duruma düşürmek değil ve nefsine değil daima karşısındaki meslekdaşına
tarafdar olmak. Fenn-i adab ve ilm-i münazaranın alimleri (terbiye,
bilgi eğitimi ve karşılıklı konuşma ilminin alimleri) arasındaki
doğruluktan, haktan ayrılmama ve bununla birlikte merhamet, adalet
dairesinde hareket kaidesi olan şu: "Eğer bir mes'elenin tartışılmasında
kendi sözünün haklı çıktığına tarafdar olup ve kendi haklı çıktığına
sevinse ve hasmının haksız ve yanlış olduğuna memnun olsa, insafsızdır."
Hem zarar eder. Çünki haklı çıktığı vakit o tartışmada bilmediği
bir şeyi öğrenmiyor, belki gurur ihtimaliyle zarar edebilir. Eğer
hak hasmının elinde çıksa; zararsız, bilmediği bir mes'eleyi öğrenip,
kazanç sağlamış olur, nefsin gururundan kurtulur. Demek insaflı
hakperest, hakkın hatırı için nefsin hatırını kırıyor. Hasmının
elinde hakkı görse, yine rıza ile kabul edip, tarafdar çıkar,
memnun olur.11
İnsanın elde ettiği başarıları kendinden bilmesi de enaniyetten
kaynaklanmaktadır ve ihlası zedeleyen bir tavırdır. Oysa insanlara
aklı da yeteneği de veren ancak Allah'tır. "Dediler ki:
"Sen Yücesin, bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yok.
Gerçekten Sen, herşeyi bilen, hüküm ve hikmet sahibi olansın."
(Bakara Suresi, 32)" ayetiyle hatırlatıldığı gibi insanın Allah'ın
kendisine öğrettiğinin dışında hiçbir bilgisi yoktur. İnsan Allah'ın
yoktan var ettiği, aciz bir varlıktır. İnsanın güç getirebildiği
herşey Allah'ın kendisine ihsanda bulunmasıyla ve kuvvet vermesiyle
gerçekleşmektedir. Allah'ın sınırsız aklı, sonsuz gücü ve bilgisinin
yanında, aciz bir varlık olan insanın elde ettiği başarıları kendinden
bilmesi büyük bir gaflet olur. Ancak ne var ki, bir kez büyüklenme
iddiasına kapılan bir insan tüm bu gerçekleri bir anda unutmakta,
yaptıklarından kendisine pay çıkarabilmektedir. Elde ettiği başarılarla
enaniyete kapılıp ihlastan uzaklaşabilmektedir. Samimi bir mümine
yakışan ise dünyanın en üstün yeteneklerine sahip, en akıllı, en
mükemmel insanı da olsa asla bunları kendinden bilmemesi ve enaniyete
kapılmamasıdır. Eğer sahip olduğu tüm bu nimetlere rağmen aczinin
farkında olarak hareket ederse, Allah ona daha da güzel nimetler
ihsan edecek ve bu ihlaslı tavrından dolayı onu rahmetine, rızasına
ve cennetine kavuşturacaktır. Oysa insanların büyük bir bölümü dünya
hayatının bir deneme olduğunu unutup, kendilerine bir sıkıntı isabet
ettiğinde Allah'a yönelir, sonra bir nimete kavuştuklarında ise
nankörlük ederler. Nimetleri kendi kabiliyetleri sayesinde elde
ettiklerini, bunun kendi başarıları olduğunu düşünerek çok büyük
bir yanılgıya düşerler. Allah Zümer Suresi'nde şu şekilde buyurmaktadır:
İnsana bir zarar dokunduğu zaman, bize dua eder;
sonra tarafımızdan ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: "Bu,
bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla verildi." Hayır; bu bir fitne
(kendisini bir deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar. (Zümer Suresi,
49)
Yine enaniyetin etkisiyle insanların sıkça içerisine
düşebildikleri bir başka hata da, 'ön plana çıkma hırsı'dır. Nefis
insanı hayırlı işlerde ve salih amellerde dahi rahmani olmayan bir
hırsa sevk edebilmekte ve makul gibi görünen mazeretlerle insanların
ihlaslarını kırmaya çalışmaktadır. Said Nursi'nin "Hem ihlas
ve hakperestlik ise, Müslümanların nereden ve kimden olursa olsun
istifadelerine tarafdar olmaktır. Yoksa, "Benden ders alıp sevab
kazandırsınlar" düşüncesi, nefsin ve enaniyetin bir hilesidir."12
örneği ile dikkat çektiği gibi kimi insanlar karşılaştıkları bazı
işlerde, o işin en güzel şekilde yapılmasından ya da sonuç bakımından
fayda vermesinden çok "bu işi yapan kişi ben olayım" mantığıyla
hareket ederler. Ön plana çıkma arzusunun ve enaniyetin hakim olduğu
bu davranış ihlası tamamen zedeler.
Bediüzzaman'ın "…"Bu sevabı ben kazanayım,
bu insanlara ben doğru yolu göstereyim, benim sözümü dinlesinler."
diye, karşısındaki hakikî kardeşi ve cidden muhabbet ve gücüne ve
kardeşliğine ve yardımına muhtaç bir zâta karşı rekabetkârane vaziyet
alır. "Talebelerim ne için onun yanına gidiyorlar? Ne için onun
kadar talebem bulunmuyor?" diye, enaniyeti oradan fırsat bulup,
kötü bir huy olan makam mevki sevgisine meylettirir, ihlası kaçırır,
riya kapısını açar."13
sözleriyle ifade ettiği gibi aksi bir tavırda insan mümin kardeşine
karşı bir rekabet içerisine girmiş olur. Güzel bir sorumluluğa bir
başkasının talip olmasını ve bunu başarıyla sonuçlandırmasını istememek,
bir anlamda da onun ecir kazanmasını, ahireti için fayda getirecek
güzel bir sorumluluk yüklenmesini istememek demektir. Oysaki Kuran'a
ve ihlasa en uygun olan tavır, diğer inananların ahiretlerine de
vesile olmak, kendisi gibi onların da Allah'ın razı olacağı işlerde
bulunmalarını teşvik etmek olmalıdır.
Müslüman kendisi ne kadar salih amelde bulunmak istiyorsa, onların
da aynı şekilde ecir kazanmalarını ve ahiretleri adına güzel işler
yapabilmelerini istemelidir. "Bu işi yapabilecek en ehil kişi benim",
"bu işi ne kadar iyi yapabileceğimi görsünler de ne kadar üstün
meziyetlere sahip olduğumu daha iyi anlasınlar" ya da "bu işi ben
üstleneyim ki müminlerin gözünde iyi bir prestij ve makam elde edeyim"
gibi düşüncelerle hayırlı bir işi bir hırs konusu haline getirmek
ihlasa uygun olmaz. Bunun yerine bu işte bir başka mümine öncelik
tanıyıp, onun ne kadar üstün özelliklere sahip olduğunu ön plana
çıkararak güzel ahlak göstermiş ve ihlaslı bir harekette bulunmuş
olur. Bediüzzaman Said Nursi enaniyet ve ön plana çıkma hırsına
çözüm olacak şöyle bir tavsiyede bulunmuştur:
Bu mühim illetin merhemi ve ilâcı: "Allah
sevgisi" sırrıyla, hak yoluna gidenlere refakatla iftihar etmek
ve arkalarından gitmek ve imamlık şerefini onlara bırakmak ve
o Hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimaliyle
enaniyetinden vazgeçip ihlası kazanmak ve ihlas ile bir gram amelin,
ihlassız kilolarca amele tercih olunduğunu bilmekle ve dolayısıyla
mesuliyetlerini bilerek ve zararlı olan liderlik hırsından vazgeçmekle
o illetten kurtulur ve ihlası kazanır, ahirete yönelik vazifesini
hakkıyla yapabilir.14
Said Nursi bu sözleriyle ihlasın önemine bir kez daha dikkat çekmekte
ve ahiret yurdunu hedefleyen insanların enaniyet, liderlik hırsı
ve rekabet duygusu gibi bencil duygularından sıyrılmaları gerektiğini
hatırlatmaktadır. Bunun için söz konusu olan din adına yapılacak
bir hizmet dahi olsa, ihlasından dolayı bunda bir başka mümine öncelik
tanıyabilmesinin, onu ön plana çıkarabilmesinin ve onun başarılarıyla
iftihar edebilmesinin önemine dikkat çekmiştir. Başkalarının kendisinden
daha üstün olabileceğine inanıp, onlara teslim olabilmesinin ihlasa
daha uygun olacağını hatırlatmıştır.
Makam ve Mevki Hırsını Terk Etmek
İnsanların sadece Allah'ın rızasını hedefleyerek, ahiret yurdu
için ihlasla çaba sarf etmelerini engelleyen bir diğer neden ise,
dünya hayatındaki makam, mevki, şöhret gibi maddi değerlere olan
düşkünlüktür. Oysa maddi imkanlar, mal ya da mevki insana ahiret
hayatında hiçbir şey kazandırmaz. Allah, Kuran'ın "Ey
insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık
ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde)
kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız,
(ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz
Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13) ayetiyle
insanlar arasında üstünlüğün bulundukları makama ya da mevkiye göre
değil, yalnızca 'takva'ya göre olduğunu bildirmiştir.
Böyle insanların durumunu Bediüzzaman Said Nursi bir sözünde şu
şekilde ifade eder:
… Makam mevki sevgisinden gelen şöhretperestlik
ateşiyle ve şan ve şeref perdesi altında insanların sevgisini
kazanmak, nazar-ı dikkati kendine celbetmekle enaniyeti okşamak
ve nefsine bir makam vermektir ki, en mühim bir ruhi illet olduğu
gibi "gizli şirk" tabir edilen riyakârlığa, bencilliğe kapı açar,
ihlası zedeler…15
Makam ve mevkinin üstünlük sağlayacağı inancı cahiliye toplumlarına
ait bir yanılgıdır. İmanı kavrayan bir müminin nefsinin bu yöndeki
isteklerine itibar etmemesi ve üstünlüğü ihlasta ve samimiyette
araması gerekir. Çünkü bu gibi arzulardan arınan bir insan dünyada
kazanılacak tüm makamların üzerinde bir makama eriştirilecek, gerçek
onur ve şerefin sahibi olacaktır. Bu durum Kuran'ın "Size
yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin kusurlarınızı örteriz
ve sizi 'onurlu-üstün' bir makama sokarız." (Nisa Suresi,
31) ayetiyle insanlara bildirilmiştir. Bu 'onurlu ve üstün' makama
layık olabilmek için iman eden bir kimsenin yapması gereken şey
"Kim izzeti istiyorsa, artık bütün izzet Allah'ındır. Güzel
söz O'na yükselir, salih amel de onu yükseltir…" (Fatır
Suresi, 10) ayetiyle hatırlatılan gerçeğin şuuruna varmasıdır: İzzetin
gerçek sahibi Allah'tır ve kişiye bunu kazandıracak olan tek şey
de 'salih yani ihlasla yapılan ameller'dir.
Bediüzzaman Said Nursi de risalelerinde bu konuya önemle dikkat
çekmiştir. Said Nursi, Allah'ın "… ayetlerimi az bir değere
değişmeyin" ayetindeki hatırlatmasına değinerek ahirette
ulaştırılacak olan onurlu ve üstün makamın yanında dünya hayatında
elde edilecek olan makam mevki ya da şöhretin ne kadar değersiz
olduğunu şöyle vurgulamıştır:
"… Ayetlerimizi az bir değer karşılığında
değişmeyin. Ve yalnızca benden korkun." (Bakara Suresi,
41) âyetindeki şiddetli Allah'ın yasaklamasına nail olup, ebedi
saadetin zararına manasız, lüzumsuz, zararlı kederli, kendini
beğendirmeye çalışarak, sakil, samimiyetsiz ve ikiyüzlü bazı aşağılık
hislerle ve küçük menfaatlerin hatırı için ihlası kırmakla; hem
bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem Kurana
hizmetlerine saldırı, hem imani hakikatlerin büyüklüğüne saygısızlık
etmiş oluruz.16
Makam ve mevki elde etmeye karşı duyulan bu arzu, kişinin yaptığı
amellerde ihlaslı olmasını engeller ve kişiyi samimiyetsizliğe sürükler.
Bu kişi bir yandan yaptıklarıyla Allah'ın rızasını ve cennetini
kazanmayı hedeflerken, bir yandan da insanlar arasında bir şeref
ve itibar elde edeceğini düşünür. Bu da bile bile amellerini geçersiz
kılmasına neden olur. İman eden bir kimsenin Kuran'daki bu hatırlatmaları
dikkate alarak, nefsini dünya hayatının şan ve şöhretine yönelik
isteklerinden arındırıp, Allah katındaki izzet ve onuru kazanmaya
çalışması gerekmektedir. Aksinde ise; "(Mal, mülk ve servette)
Çoklukla övünmek, sizi 'tutkuyla oyalayıp, kendinizden geçirdi.'
"Öyle ki (bu,) mezarı ziyaretinize (kabre gidişinize, ölümünüze)
kadar sürdü." (Tekasür Suresi, 1-2) ayetiyle hatırlatıldığı
gibi insan nefsinin bu istekleri doğrultusunda ölümüne dek 'tutkuyla
oyalanıp kendinden geçecek' ve bunların hiçbir fayda sağlamadığının
farkına da ancak ahirette varabilecektir. Sırf nefsinin istek ve
arzularını tatmin etmek uğruna yıllar yılı boş yere çalışıp boş
yere yorulmuş ve ahirette de hüsrana uğramış olacaktır. Mümine yakışan
ise henüz vakit varken nefsin bu kötülüklerinden arınıp ihlası kazanması
ve Allah'ın razı olacağı ahlaka ulaşmasıdır.
Mal ve Can Kaygısını Terk Etmek
Nefsin bir özelliği de mala ve cana tutkuyla bağlı olmasıdır. Bu
nedenle de nefs insanları sürekli olarak bu iki konuda hırsa kapılmaları
yönünde teşvik eder. Ancak "Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla
imtihan edileceksiniz..." (Al-i İmran Suresi, 186) ayetiyle
de bildirildiği gibi mallar ve canlar tutkuyla bağlanmak için değil,
insanların denenmesi için yaratılmıştır. Allah bu dünyevi değerlerin
peşi sıra gitmek yerine, bunları Allah'ın rızasını kazanma yolunda
seve seve ortaya koyabilenleri cennetle müjdelemiş, büyük kurtuluş
ve mutluluğa da ancak bu yolla ulaşılabileceğini şöyle bildirmiştir:
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında
onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın
almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler;
(bu,) Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'nun üzerine gerçek olan
bir vaaddir. Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir?
Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz.
İşte 'büyük kurtuluş ve mutluluk' budur. (Tevbe Suresi, 111)
İşte inananların, bu ayetin bir gereği olarak mallarını ve canlarını
tutku haline getirmekten şiddetle kaçınmaları gerekir. Hiç şüphesiz
nefisten bu yönde telkinler ve teşvikler gelecektir. Ancak Allah'ın
bu vaadinin şuurunda olarak bir Müslümanın nefsine uyması mümkün
değildir. Çünkü dünya hayatında maldan ya da candan yana kazanılabilecek
hiçbir menfaat, sonsuz ahiret nimetleriyle kıyaslanamaz. Bu nedenledir
ki Allah ayetinde "yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip müjdeleşiniz"
şeklinde buyurmaktadır. İnsan dünya hayatında kazandığı maddi değerlerden
ancak çok kısa bir süre yararlanabilecek, ardından da hem bedenini
hem de yığıp biriktirdiği malını ölümle birlikte terk etmek zorunda
kalacaktır. Allah'ın ahirette verecekleri ise sonsuza dek insanın
kurtuluşuna ve mutluluğuna vesile olacaktır.
Bediüzzaman Said Nursi insanların mala ve cana karşı duydukları
tutkunun ne kadar beyhude olduğuna şu sözleriyle değinmiştir:
Hem mala ve cana karşı şiddetli bir hırs gösterir…
bakar ki, geçici olarak onun nezaretine verilmiş o fani mal ve
afetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya vesile olan o can, o şiddetli
hırsa değmiyor. Ondan, hakiki can olan manevi makamlar ve Hak'ka
yakınlaşma dereceleri ve ahiret azığına ve hakiki mal olan salihi
amellere teveccüh eder. Fena haslet olan geçici olan şeylere gösterilen
hırs ise, âlî bir haslet olan gerçek hırsa dönüşür …17
Bir başka sözünde ise mal ve can derdine düşen kimselerin, bunun
insana bir faydası olmayacağını kavradıklarında düştükleri durumu
şu şekilde ifade eder:
"… Şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki; o endişe
ettiği istikbale yetişmek için elinde senet yok. Hem rızık cihetinde
bir taahhüd altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli olan
endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakiki
ve uzun ve gafiller hakkında taahhüd altına alınmamış bir istikbale
teveccüh eder."
Aksinde yani can ve mal kaygısına kapılındığında insanın halisane
bir kalple Allah'a yönelebilmesi, Allah'a gereği gibi teslim olup,
ihlasla hareket edebilmesi mümkün olmaz. Nefsinde gizlediği bu tutkular
onu gizliden gizliye yönlendirecek ve Allah'ın rızasından yana değil,
hep kendi menfaatlerinden yana davranmasına neden olacaktır. Örneğin
malca ihtiyaç içerisinde olan bir kimse gördüğünde ona destek olup
infakta bulunması gerekirken, o kendi menfaatlerinden yana tavır
koyacaktır. Oysa ihlasa uygun olan, "Kendilerinden önce
o yurdu (Medine'yi) hazırlayıp imanı (gönüllerine) yerleştirenler
ise, hicret edenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı
içlerinde bir ihtiyaç (arzusu) duymazlar. Kendilerinde bir açıklık
(ihtiyaç) olsa bile (kardeşlerini) öz nefislerine tercih ederler.
Kim nefsinin 'cimri ve bencil tutkularından' korunmuşsa, işte onlar,
felah (kurtuluş) bulanlardır." (Haşr Suresi, 9) ayetiyle
de bildirildiği gibi ihtiyaç içerisinde bile olsa insanın malını
bir başkasına seve seve verebilmesidir.
Aynı şekilde kendi nefsinin rahatı ve istekleri ona Allah'ın rızasından
daha önemli gelecektir. Kuran'ın "De ki: "Eğer babalarınız,
çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız
mallar, az kar getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza giden
evler, sizlere Allah'tan, O'nun Resûlü'nden ve O'nun yolunda cehd
etmekten (çaba harcamaktan) daha sevimli ise, artık Allah'ın emri
gelinceye kadar bekleyedurun. Allah, fasıklar topluluğuna hidayet
vermez." (Tevbe Suresi, 24) ayetiyle böyle bir tercihin
Allah katındaki karşılığının hüsran olacağına da dikkat çekilmiştir.
Rabbimizin, "Tereddi edeceği (başaşağı düşüşe uğrayacağı)
zaman, malı ona hiç yarar sağlamaz." (Leyl Suresi, 11)
ayetiyle de bildirdiği gibi malı o kişiyi ahirette azaptan koruyamayacaktır.
Ancak, "Sakınan ise, ondan uzak tutulacaktır. Ki o, malını
vererek temizlenip-arınır. Onun yanında hiç kimsenin karşılığı verilecek
bir nimeti (borcu) yoktur. Ancak yüce Rabbinin rızasını aramak için
(verir). Muhakkak kendisi de ileride razı olacaktır." (Leyl
Suresi, 17-21) ayetlerinde de bildirildiği gibi ihlaslı davranan
sonsuz nimetlerle mükafatlandırılacaktır.
Kuran'da mal gibi can kaygısına kapılarak ihlaslarını kaybeden
ve Allah'ın rızasından uzaklaşan insanların durumuna da pek çok
örnek verilmiştir. Peygamber kendilerini Allah yolunda canlarıyla
savaşmaya çağırdığında kimileri 'güçlerinin yetmediğini'
(Tevbe Suresi, 42) kimileri de 'sıcakta savaşmanın kendilerine
zor geldiğini' (Tevbe Suresi, 81) öne sürerek nefislerinden
yana tavır koymuşlardır. Bu mazeretleri öne sürerken kimisi Allah'ın
adını anarak gerçekten güçlerinin yetmediğine dair yemin de etmiştir.
Ancak Allah bu kimselerin yalan söylediklerini ve bu tavırlarıyla
kendi nefislerini helaka sürüklediklerini bildirerek bu kişilerin
samimiyetsizliğini ifade etmiştir. İhlasa uygun olan ise; "Ama
Resul ve onunla birlikte olan mü'minler, mallarıyla ve canlarıyla
cehd ettiler (mücadele ettiler); işte bütün hayırlar onlarındır
ve kurtuluşa erenler onlardır." (Tevbe Suresi, 88) ayetinde
dikkat çekilen salih müminlerin tavırlarında olduğu gibi, inananların
hiçbir hesap yapmadan malları ve canlarıyla Allah'ın rızasından
yana tavır koymalarıdır.
Allah bir başka ayetinde de müminlerden mallarını ve canlarını
ortaya koyup, Allah'ın rızasını tüm bunların kazandıracağı çıkar
ve menfaatlerden üstün tutan kimselerin, derece bakımından Allah
katında daha üstün tutulacağını bildirerek ihlas sahibi müminleri
müjdelemiştir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
Mü'minlerden, özür olmaksızın oturanlar ile,
Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenler eşit değildir.
Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlara göre
derece olarak üstün kılmıştır. Tümüne güzelliği (cenneti) va'detmiştir;
ancak Allah, cehd edenleri (çaba harcayanları) oturanlara göre
büyük bir ecirle üstün kılmıştır. (Nisa Suresi, 95)
Dünya Bir İmtihan Yeridir
Büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde dünya hayatının
geçici bir mekan olduğunu ve insanın bu dünyada ahiret için ciddi
bir çaba harcaması gerektiğini şöyle dile getirmiştir:
Dünya bir misafirhanedir. İnsan onda az
duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde ebedi
hayatına lazım olan levazımatı tedarik etmekle mükelleftir.18
İnsanın dünya hayatındaki kısa ömrünü "geçici bir misafirlik" olarak
tanımlayan Said Nursi bir başka örneğinde "İnsana varlığı, hayvan
gibi dünya hayatını kazanmak için verilmemiştir." der ve şu şekilde
devam eder:
Ey nefsim ve ey arkadaşım! Aklınızı başınıza
toplayınız. Ömür sermayenizi ve hayat kabiliyetinizi hayvan gibi,
hatta hayvandan daha aşağı bir derecede şu geçici hayata ve maddi
lezzetlere harcamayın. Yoksa sermayece en üstün hayvandan elli
derece yüksek olduğunuz halde, en aşağıda olanından elli derece
aşağı düşersiniz.19
Bediüzzaman'ın da belirttiği gibi üstün özelliklerle nimetlendirilmiş,
akıl, vicdan ve sağduyu sahibi bir varlık olan insanın yaratılış
amacının, eksikliklerle dolu olan bu kısa dünya hayatında, geçici
yararlar elde etmek olmadığı çok açıktır. İnsan burada imtihan edilmektedir
ve nihai hedefi de sonsuz ahiret güzelliğini kazanmaktır.
İnsan, dünyada karşılaştığı olaylar karşısında gösterdiği tavırlarla,
sahip olduğu ahlakla ve içinde taşıdığı niyetiyle denenmektedir
ve kişinin sadece "iman ettim" demesi kesinlikle yeterli değildir.
İmanını tavırlarıyla da göstermelidir. Çünkü kıyamet gününde gizli
ya da açık, hayatına dair herşey ortaya dökülecek, çok hassas bir
hesap yapılacaktır. Bu hesapta "… bir hurma çekirdeğindeki
iplikçik kadar" (Nisa Suresi, 49) bile haksızlığa uğratılmayacaktır.
İyilikten yana yaptıkları ağır basanlar sonsuz güzelliklerle bezenmiş
cennet yurdunda ağırlanırken, kötülüğü ve zulmü kendilerine yol
edinenler sonsuz cehennem azabıyla karşılık bulacaklardır. Zira
Allah bu kısa hayatı insanları denemeden geçirerek iyi ve doğru
olanları diğerlerinden ayırt etmek için yaratmıştır. Mülk Suresi'nde
bu gerçek şöyle bildirilir:
O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin
daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı...
(Mülk Suresi, 2)
Dünya Hayatına Karşılık Ahireti Satın Almak
İnsanların büyük bir bölümü, dünya hayatının geçici olduğunun farkına
varmaz; tam tersine dünya hayatındaki süslere dalıp oyalanırlar.
Kimi sürekli daha çok mal toplamaya, kimi insanlar tarafından daha
çok itibar görmeye, kimi daha güzel veya yakışıklı bir eş bulmaya,
kimi de işyerinde en başarılı kişi olarak tanınmaya çalışıp çabalar.
Tüm bunlara öyle büyük bir hırsla bağlanırlar ki, bu oyalanma onlara
ölüm sonrasında karşılaşacakları sonsuz ahiret hayatını tamamen
unutturur. Ölümü bir yokoluş olarak algılar ve ölümden sonrası için
bir hazırlık yapmayı düşünmezler.
Oysa Bediüzzaman Said Nursi'nin de söylediği gibi ölüm bir ayrılış,
ya da yokoluş değil, tam tersine dünyada yaşanan imtihanın son bulma
ve yapılanların karşılığını alma yeridir:
Kainattaki yok olma, ayrılık, yokluk zahiridir.
Gerçekte ayrılık yoktur, kavuşma vardır. Yok olma ve yokluk yoktur,
yenilenme vardır. Ve kainattaki herşey bir çeşit sonsuza kadar
var olma başarısına sahiptir. Ölüm, bu geçici alemden sonsuz aleme
gitmektir. Ölüm, hidayet ehli ve Kur'an ehilleri için
öteki aleme gitmiş dost ve ahbaplarına kavuşma vesilesidir. Hem
hakiki vatanlarına girmeye araçtır. Hem dünya zindanından cennet
bahçesine bir davettir. Hem Rahman-ı Rahim'in fazlından kendi
hizmetine karşılık bir ücret almadır. Hem hayat vazifesinin zorluğundan
bir terhistir. Hem kulluk ve imtihanın talim ve talimatından bir
paydosdur.20
Bediüzzaman'ın yukarıdaki sözlerinde de ifade ettiği gibi, dünyayı
gerçek yurt zannetmek büyük bir gaflettir. Çünkü sonsuzluğun yanında
dünya hayatının süresi tek bir an hükmünde bile değildir. Bediüzzaman
bir başka ifadesinde dünyayı ahirete tercih etmenin ne kadar akılsızca
bir davranış olacağına şöyle bir örnekle dikkat çekmiştir:
Ebedi hayatı zehirleyecek ve bozacak bir tarzda
şu geçici hayatı hasr-ı nazar etmek; ani bir şimşeği, sermedi bir
güneşe tercih etmek gibi bir divaneliktir.21
İşte bu gerçeğin bilincinde olan Müslümanlar, ölümle birlikte dünyadan
ayrılmayı, dinden uzak insanlar gibi isyanla değil, şevk ve heyecanla
karşılarlar. Dünyada yaptıkları güzelliklerin karşılığını Allah'tan
sonsuz ahiret hayatlarında almayı umarlar. Ahirette cennet gibi
sonsuz güzellikler ve inceliklerle dolu bir mekana kavuşma umudunun
şevki ve coşkusu içinde yaşarlar.
İnsan Hayırla ve Şerle İmtihan Edilmektedir
Dünya hayatı Müslümanlar için Allah yolunda, O'nun rızasını kazanmak
için cehd edilmesi yani çaba harcanması, hizmet edilmesi gereken
bir mekandır. Bediüzzaman Said Nursi de dünya hayatının sadece bir
hizmet yeri olduğunu, insanın zorluk ve güzelliklerle denemeden
geçirileceğini ve musibetlere, sıkıntılara sabretmenin mükafatının
da çok büyük olacağını şu şekilde bildirir:
Şu dünya hayatı, imtihan meydanıdır
ve hizmet yurdudur; lezzet, ücret ve mükafat yeri değildir. Madem
hizmet yurdudur ve kulluk mahallidir; hastalıklar ve musibetler
dini olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve kulluğa çok başarı
ve kuvvet verir. Ve her bir saati, bir gün ibadet hükmüne getirdiğinden
şikayet etmek değil, şükretmek gerekir. Evet ibadet
iki kısımdır: Birinci kısım olumlu diğeri ise olumsuz. Olumlu kısmı
malumdur. Olumsuz kısmı ise, hastalık ve musibetlerde, musibetzede,
za'fını ve aczini hissedip, Rahman olan Rabbin'e yönelip, O'nu düşünüp,
O'na yalvarıp halis bir kulluk yapar. Bu kulluğa riya giremez, halistir.
Eğer sabretse, musibetin mükafatını düşünse, şükretse, o vakit her
bir saati bir gün hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur.
Hatta bir kısmı var ki bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer.22
Said Nursi'nin bu hikmetli anlatımı üzerinde düşünmek son derece
önemlidir. Her insan Allah'a kulluk etmek, O'na olan teslimiyetini
ve bağlılığını her olay karşısında göstermekle yükümlüdür. İnsanın
karşısına çıkan zorluklara sabretmesi de bu bağlılığı göstermenin
yollarından biridir. İnsan dünyada her türlü sıkıntıyla karşılaşabilir,
çünkü bu Allah'ın Kuran'da bildirdiği, değişmeyen bir kanunudur.
Üstelik bu sıkıntı ve zorluk anları, insanın hiç karşılaşmayı ummadığı
zamanlarda da ortaya çıkabilir. Ve çok uzun bir zaman dilimini kapsayabilir
veya böyle görünebilir. Örneğin insan zenginken fakir düşebilir,
başarılı olduğu bir konuda ummadığı bir başarısızlıkla karşılaşabilir,
sevdiği bir insanı yitirebilir, hastalanabilir, sakat kalabilir…
Ama bunların hepsi bu kişi için bir denemedir ve Allah böyle denemelere
sabreden kullarını sonsuz bir güzellikle müjdelemiştir.
İyilerle Kötülerin Birbirinden Ayrılması
Bediüzzaman Said Nursi eserlerinde musibet ve zorluklar yoluyla
iyilerle kötülerin birbirinden ayrılmasına çok geniş yer vermiş;
bu konuda birbirinden hikmetli örnekleriyle insanlara değerli tavsiyelerde
bulunmuştur. Bediüzzaman'ın kendisine "şeytanların ve kötülüklerin
yaratılış hikmetleri nedir?" sorusu sorulduğunda verdiği cevap,
her sıkıntının, eksikliğin ve "şer" diye tabir edilen olayın arkasında
çok önemli hikmetler olduğudur. Bu hikmetlerden en önemlisinin ise
"kömür gibi istidadlarla elmas gibi istidadların birbirinden
ayrılması" olduğunu söylemiştir.
Bu örnekle anlatılmak istenen her türlü zorluğun, sıkıntının insandaki
güzel özellikleri ortaya çıkardığıdır. İmtihan dünyasındaki bu zorlu
denemelerle insanda kötü özellikler de ortaya çıkmakta ve böylece
onların yok edilmesi için bir fırsat doğmaktadır. Örneğin şiddetli
bir hastalık insanın çabuk yılgınlık ya da manevi zaaflar gösterebildiğini
ortaya çıkarabilir. Bu zaaflarının farkına varan kişi, hemen bunları
telafi yoluna gider. Böylece hastalık onun hatalarını fark etmesine
ve bu kısa hayatı içinde gidermesine yol açtığı için bir güzellik
halini alır. Bu musibet sonrasında bir kir daha giderilmiş, insanın
ahlakı daha da güzelleşmiş olur. Veya hayatı boyunca namuslu bilinen
bir insan iflas ettiğinde veya parasız kaldığında gayri meşru yollara
başvurabiliyorsa, bu fakirlik musibetinin kötü bir insanı ortaya
çıkarmasına örnek teşkil edebilir. Ancak eğer bu insan fakirliğine
ve ihtiyaç içinde olmasına rağmen asla harama girmiyor ve namuslu
davranışlarından taviz vermiyorsa, o zaman fakirlik musibeti bir
insanın gerçekten temiz ve salih olduğunu ortaya çıkarmış olur.
Bediüzzaman Mektubat adlı eserinde verdiği örneğin başında,
daha sonradan çok büyük hayırlar getireceği bilinen durumlarda küçük
zorluklara sabır göstermenin hikmetleri üzerinde durmakta ve şöyle
devam etmektedir:
İşte kainattaki şerlerin, zararların, imtihanların,
şeytanların ve zararlıların yaratılışları şer ve çirkin değildir.
Çok önemli bir sonuç için yaratılmışlardır… İnsanlık aleminde
ise, ilerleme ve aşağı düşme dereceleri sonsuzdur. Nemrudlardan,
Firavunlardan, çok samimi evliyalara, Peygamberlere kadar gayet
uzun bir ilerleme mesafesi vardır.
İşte kömür gibi olan aşağı ruhları, elmas gibi olan
yüksek ruhlardan ayırmak için, şeytanların yaratılışı, sorumluluk
sırrı ve Peygamberlerin gönderilişi ile bir imtihan, cehd (çaba)
ve müsabaka ortamı açılmış. Eğer cehd ve yarış olmasaydı, insan
madenindeki elmas ve kömür hükmünde olan kabiliyetler beraber
kalacaktı. En üst kademelerdeki Ebu Bekir-i Sıddık
ile en alt kademelerde bulunan Ebu Cehil'in ruhu bir seviyede
olacaktı. Demek ki şeytanların ve kötülüklerin yaratılması, önemli
sonuca neden olduğu için şer ve çirkin değildir.23
Bediüzzaman'ın bu örnekte üzerinde durduğu bir başka önemli konu
ise imtihan dünyasının ne kadar değerli olduğudur. Çünkü eğer kötülükler,
sıkıntılar olmasa insandaki bu güzel özellikler ortaya çıkmayacak,
salih olanların üstün ahlakları belirginleşmeyecek, manevi derecelerinde
bir artış olmayacaktır. İşte bu nedenle sıkıntı olarak görülen tüm
olaylar insanın ahlakının güzelleşmesi, olgunlaşması, manevi olarak
derinleşip güçlenmesi, cennetteki derecesinin, mertebesinin artması
için önünde sınırsız bir ufuk açmakta, çok güzel fırsatlar sunmaktadır.
Bediüzzaman'ın bu konu ile ilgili başka bir sözü şu şekildedir:
Din bir imtihandır. İlahi sorumluluk
bir tecrübedir. Sonuçta, yüksek ruhlar ile aşağılık ruhların birbirinden
ayrılması içindir. Nasıl ki bir madene ateş veriliyor, sonuçta
elmasla kömür, altınla toprak birbirinden ayrılır. Aynı şekilde
bu imtihan yurdunda mevcut olan ilahi sorumluluk yarışmaya sevktir
ki; insan madeninde bulunan üstün cevher ile aşağı unsurlar birbirinden
ayrılsın. Madem Kuran, bu imtihan yurdunda bir tecrübe konumunda,
bir yarışma meydanında insanlığın ilerlemesi için indirilmiştir.24
Bediüzzaman'ın bu sözünde yaptığı benzetmedeki gibi elmas gibi
güzel özelliklerle kömür gibi kötü özelliklerin birbirinden ayrılması
için "ateşe verilmeleri", yani insanın zorluklarla, musibetlerle
ve türlü sıkıntılarla şiddetli bir denemeden geçirilmesi gerekmektedir.
Böylece kötü özellikler birer birer elenecek, güzel özellikler gün
ışığına çıkıp, parlayacaklardır.
Bediüzzaman Said Nursi'nin iyiliklerle kötülüklerin birbirlerinden
ayrılması konusunda verdiği bir başka örnek ise altın ve bakır madenlerinin
mihenk taşına vurularak birbirlerinden ayrılmasıdır. Bir taşa vurularak
birbirinden ayrılan bu iki madenden değerli olanlar bu yöntemle
ortaya çıkmakta, değersiz bakır madeni de elenmektedir. Bu ayrılma
sırasında madenlerin taşa şiddetle vurulmaları ve elekten geçirilmeleri
gerekmektedir. Böylece altın tüm parlaklığı ile ortaya çıkmakta,
değerini düşüren bakır gibi madenlerden temizlenmektedir. Üstad'ın
taşa şiddetle vurulmaktan kast ettiği de yine insanın karşılaştığı
zorluklar, sıkıntılar ve musibetlerin sonunda çok büyük güzelliklerin
ortaya çıkmasıdır. Zorluğun ve sıkıntının şiddeti de bunlarla karşı
karşıya kalan kişinin imanının gücünü, ahlakının üstünlüğünü, dirayetini,
vefasını, sadakatini ortaya çıkarmakta ve arkasında imani ve manevi
bir derinliğe ulaşmış, olgun bir karakter bırakmaktadır. Böylece
insan üstün karakterini zaafa uğratan özelliklerden arınmakta, altın
gibi bir karakter ortaya çıkmaktadır. Bediüzzaman'ın bu örneği şu
şekildedir:
Bu sabah aniden kalbe ihtar edildi
ki: Siz, bu şiddetli imtihana girmek ve inceden inceye birkaç
defa "altın mı bakır mı" diye mihenge vurulmak (denenmek) ve nefislerinizin
hislerinin veya desiselerinin (kuruntularının) var olup olmadığını
üç dört elekle elemek, halisane, sırf hak ve hakikat namına olan
hizmetinizde çok gereklidir. Bu nedenle ilahi kader ve
Rabbin yardımı buna müsaade ediyor. Çünkü böyle bir imtihan meydanında
inatçı, bahaneci, insafsız muhaliflerin karşısında teşhir edilmesinden
herkes anladı ki: hiçbir hile, hiçbir enaniyet, hiçbir
amaç, hiçbir dünyevi, uhrevi ve şahsi menfaat karışmayarak, tam
halis, hak ve hakikatten geliyor. Eğer perde altında
kalsaydı, çok manalar verilebilirdi. Daha avam olan ehli iman
itimat etmezdi. "Belki bizi kandırırlar" der ve seçkin kısmı da
vesvese ederdi. Belki bazı makam ehli kimseler gibi kendilerini
satmak, itimat kazanmak için böyle yapıyorlar diye tam kanaat
etmezlerdi. Şimdi imtihandan sonra en inatçı vesveseli kişi dahi
teslime mecbur oluyor. Zahmetiniz bir, karınız bindir
inşaAllah.25
Bediüzzaman bu örneğinde sıkıntı ve musibetlerin başka pek çok
hikmetine de dikkat çekmektedir. Şiddetli denemelerden geçirilerek,
nefislerinin kötü özelliklerinden sıyrılan inananların bu üstün
ahlakına böylece diğer insanlar da şahit olmaktadır. Müminlerin
ihlasları, haktan yana olan üstün ve erdemli tavırları, bu şiddetli
denemeler karşısında ortaya çıkmakta, yaptıkları hizmetlerin karşılığında
hiçbir şahsi beklentileri olmadığı gözler önüne serilmektedir. Müslümanların
gösterdikleri bütün çabanın sadece ve sadece Allah rızası için olduğunu
Müslümanlar hakkında kalbinde en çok şüphe taşıyan kişi dahi tasdik
etmekte, halis niyetlerine tüm insanlar şahit olmaktadır. Bu yönüyle
zorluk ve musibetler Müslümanların doğru yolda olduklarını gösteren
bir belge hükmüne geçmekte ve Müslümanları diğer insanlara tanıtmaktadır.
1 Risale-i Nur Külliyatı, 21.
Lema. s.670
2 Risale-i Nur Külliyatı, 21. Lema, s.160
3. Risale-i Nur Külilyatı, 20. Lema, s.662
4. Risale-i Nur Külliyatı 21. Lema, s.669
5. Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar, s.157-158
6. Ramuz El-Ehadis, (Hadisler Deryasi), Musannif: Ahmed Ziyaüddin
Gümüşhanevi (k.s), Mütercim: Abdülaziz Bekkine (k.s.), Gonca Yayınevi,
236-3
7. Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar, s.162
8. Risale-i Nur Külliyatı, 20. Lema, s.156
9. Ramuz El-Ehadis, (Hadisler Deryasi), Musannif: Ahmed Ziyaüddin
Gümüşhanevi (k.s), Mütercim: Abdülaziz Bekkine (k.s.), Gonca Yayınevi,
423-7
10. Risale-i Nur Külliyatı, 20. Lema, s.154
11. Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar, s.151
12. Risale-i Nur Külliyatı, 20. Lema, s.158
13. Risale-i Nur Külliyatı, 20. Lema, s.152
14. Risale-i Nur Külliyatı, 20. Lema, s.153
15. Risale-i Nur Külliyatı, İhlas Risaleleri, s. 45
16. Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar, s.160
17. Risale-i Nur Külliyatı, Mektubat, s.33
18. Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, s. 277
19. Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, s. 126-127
20. Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, s. 765
21. Risale-i Nur Külliyatı, Tarihçe-i Hayat, s. 198
22. Risale-i Nur Külliyatı, Lemalar, s. 10
23. Risale-i Nur Külliyatı, Mektubat, s. 43-44
24. Risale-i Nur Külliyatı, Bediüzzaman Cevap Veriyor, s. 215-216
25. Risale-i Nur Külliyatı, Şualar, s. 522
|