ÇÜNCÜ
DAL
Kıyamet alâmetlerinden ve âhirzaman vukuatından ve bazı a'mâlin
fazilet ve sevaplarından bahseden ehâdis-i şerife güzelce anlaşılmadığından,
akıllarına güvenen bir kısım ehl-i ilim, onların bir kısmına zayıf
veya mevzu demişler. İmanı zayıf ve enâniyeti kavî bir kısım da
inkâra kadar gitmişler. Şimdi tafsile girişmeyeceğiz. Yalnız On
İki Aslı beyan ederiz.
BİRİNCİ ASIL: Yirminci Sözün âhirindeki
sual ve cevapta izah ettiğimiz meseledir. İcmâli şudur ki:
Din bir imtihandır, bir tecrübedir; ervâh-ı âliyeyi ervâh-ı sâfileden
tefrik eder. Öyleyse, ileride herkese gözle görülecek vukuatı öyle
bir tarzda bahsedecek ki, ne bütün bütün meçhul kalsın, ne de bedihî
olup herkes ister istemez tasdike mecbur kalsın. Akla kapı açacak,
ihtiyarı elinden almayacak. Zira, eğer tamamen bedâhet derecesinde
bir alâmet-i kıyamet görülse, herkes tasdike muztar olsa, o vakit
kömür gibi bir istidat, elmas gibi bir istidatla beraber kalır.
Sırr-ı teklif ve netice-i imtihan zayi olur.
İşte, bunun için, Mehdî ve Süfyan meseleleri gibi çok meselelerde
çok ihtilâf olmuş. Hem rivâyat dahi çok muhteliftir; birbirine zıt
hükümler olmuş.
İKİNCİ ASIL: Mesâil-i İslâmiyenin tabakatı
vardır. Biri burhan-ı kat'î istese, diğeri bir zann-ı galibî ile
iktifa eder, başkası yalnız bir kabul-u teslimi ve reddetmemek ister.
Öyleyse, esâsât-ı imaniyeden olmayan mesâil-i fer'iye veya vukuat-ı
zamaniyenin herbirinde bir iz'ân-ı yakîn ile bir burhan-ı kat'î
istenilmez. Belki yalnız reddetmemek ve teslimiyetle ilişmemektir.
ÜÇÜNCÜ ASIL: Zaman-ı Sahabede Benî
İsrail ve Nesârâ ulemalarından çoğu İslâmiyete girdiler. Eski malûmatları
dahi onlarla beraber Müslüman oldu; bazı hilâf-ı vaki malûmât-ı
sâbıkaları, İslâmiyetin malı olarak tevehhüm edildi.
DÖRDÜNCÜ ASIL: Ehâdis-i şerife râvilerinin
bazı kavilleri veyahut istinbat ettikleri mânâları, metn-i hadisten
telâkki ediliyordu. Halbuki, insan hatadan hâli olmadığı için, hilâf-ı
vaki bazı istinbatları veya kavilleri hadis zannedilerek zaafına
hükmedilmiş.
BEŞİNCİ ASIL: 1
yani 2
sırrınca, bazı ehl-i
keşif ve ehl-i velâyet olan muhaddisîn-i muhaddesîn ilhamlarıyla
gelen bazı maânî, hadis telâkki edilmiş. Halbuki ilham-ı evliya,
bazı ârızalarla hata olabilir. İşte, bu neviden bir kısım hilâf-ı
hakikat çıkabilir.
ALTINCI ASIL: Beynennas iştihar bulmuş
bazı hikâyeler bulunuyor ki, durub-u emsal hükmüne geçer, hakikî
mânâsına bakılmaz. Ne maksat için sevk edilir, ona bakılır. İşte,
bu neviden, beynennas teârüf etmiş bazı kıssa ve hikâyâtı, Resul-ü
Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm bir maksad-ı irşadî için temsil ve
kinaye nev'inden zikredivermiş. Şu nevi meselelerin mânâ-yı hakikîsinde
kusur varsa, örf ve âdât-ı nâsa aittir ve teârüf ve tesâmu-u umumîye
râcidir.
YEDİNCİ ASIL: Pek çok teşbih ve temsiller
bulunuyor ki, mürur-u zamanla veya ilmin elinden cehlin eline geçmesiyle
hakikat-i maddiye telâkki ediliyor, hataya düşer. Meselâ, "Sevr"
ve "Hut" isminde ve âlem-i misalde sevr ve hut timsalinde, berrî
ve bahrî hayvânat nâzırlarından iki melâiketullah, adeta bir koca
öküz ve cismanî bir balık zannedilerek hadîse ilişilmiş.
Hem meselâ, bir vakit huzur-u Nebevîde derin bir ses işitildi.
Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etti ki: "Bu gürültü,
yetmiş senedir yuvarlanıp, tâ ancak bu dakika Cehennemin dibine
düşen bir taşın gürültüsüdür."3 İşte
bu hadisi işiten, hakikate vasıl olmayan, inkâra sapar. Halbuki,
yirmi dakika o hadisten sonra kat'iyen sabittir ki, biri geldi,
Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma dedi ki: "Meşhur münafık yirmi
dakika evvel öldü." Yetmiş yaşına giren o münafık, Cehennemin bir
taşı olarak, bütün müddet-i ömrü tedennîde, esfel-i sâfilîne, küfre
sukuttan ibaret olduğunu, gayet beliğane bir surette, Resul-ü Ekrem
Aleyhissalâtü Vesselâm beyan etmiştir. Cenâb-ı Hak, o vefat dakikasında
o sesi işittirip ona alâmet etmiştir.
SEKİZİNCİ ASIL: Cenâb-ı Hakîm-i Mutlak,
şu dâr-ı tecrübe ve meydan-ı imtihanda, çok mühim şeyleri, kesretli
eşya içinde saklıyor. O saklamakla, çok hikmetler, çok maslahatlar
bağlıdır. Meselâ, Leyle-i Kadri umum Ramazan'da, saat-i icâbe-i
duayı Cuma gününde, makbul velîsini insanlar içinde, eceli ömür
içinde ve kıyametin vaktini ömr-ü dünya içinde saklamış.
Zira, ecel-i insan muayyen olsa, yarı ömrüne kadar gaflet-i mutlaka,
yarıdan sonra darağacına adım adım gitmek gibi bir dehşet verecek.
Halbuki, âhiret ve dünya muvazenesini muhafaza etmek ve her vakit
havf ve recâ ortasında bulunmak maslahatı, iktiza eder ki, her dakika
hem ölmek, hem yaşamak mümkün olsun. Şu halde, müphem tarzdaki yirmi
sene müphem bir ömür, bin sene muayyen bir ömre müreccahtır.
İşte, kıyamet dahi, şu insan-ı ekber olan dünyanın ecelidir. Eğer
vakti taayyün etseydi, bütün kurun-u ûlâ ve vustâ gaflet-i mutlakaya
dalacak idiler ve kurun-u uhrâ dehşette kalacaktı. İnsan nasıl hayat-ı
şahsiyesiyle, hanesinin ve köyünün bekasıyla alâkadardır. Öyle de,
hayat-ı içtimaiye ve nev'iyesiyle, küre-i arzın ve dünyanın yaşamasıyla
alâkadardır. Kur'ân
4 der,
"Kıyamet yakındır" ferman ediyor. Bin bu kadar sene geçtikten sonra
gelmemesi, yakınlığına halel vermez. Zira kıyamet dünyanın ecelidir.
Dünyanın ömrüne nisbeten bin veya iki bin sene, bir seneye nisbetle
bir iki gün veya bir iki dakika gibidir. Saat-i kıyamet yalnız insaniyetin
eceli değil ki, onun ömrüne nisbet edilip baîd görülsün. İşte bunun
içindir ki, Hakîm-i Mutlak, kıyameti, Mugayyebât-ı Hamseden olarak
ilminde saklıyor. İşte, bu ipham sırrındandır ki, her asır, hattâ
asr-ı hakikatbîn olan Asr-ı Saadet dahi daima kıyametten korkmuşlar.
Hattâ bazıları "Şerâiti hemen hemen çıkmış" demişler.
İşte bu hakikati bilmeyen insafsız insanlar derler ki: "Âhiretin
tafsilâtını ders alan müteyakkız kalbli, keskin nazarlı olan Sahabelerin
fikirleri, niçin bin sene hakikatten uzak olarak fikirleri düşmüş
gibi, istikbal-i dünyevîde bin dört yüz sene sonra gelecek bir hakikati
asırlarında karib zannetmişler?"
Elcevap: Çünkü, Sahabîler, feyz-i sohbet-i Nübüvvetten, herkesten
ziyade dâr-ı âhireti düşünerek, dünyanın fenâsını bilerek, kıyametin
ipham vaktindeki hikmet-i İlâhiyeyi anlayarak, ecel-i şahsî gibi
dünyanın eceline karşı dahi daima muntazır bir vaziyet alarak, âhiretlerine
ciddî çalışmışlar. Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm "Kıyameti
bekleyiniz, intizar ediniz" tekrar etmesi, şu hikmetten ileri gelmiş
bir irşad-ı Nebevîdir. Yoksa vuku-u muayyene dair bir vahyin hükmüyle
değildir ki hakikatten uzak olsun. İllet ayrıdır, hikmet ayrıdır.
İşte, Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmın bu nevi sözleri, hikmet-i
iphamdan ileri geliyor.
Hem şu sırdandır ki, Mehdî, Süfyan gibi âhirzamanda gelecek eşhasları,
çok zaman evvel, hattâ Tâbiîn zamanında onları beklemişler, yetişmek
emelinde bulunmuşlar. Hattâ bazı ehl-i velâyet "Onlar geçmiş" demişler.
İşte bu da, kıyamet gibi, hikmet-i İlâhiye iktiza eder ki, vakitleri
taayyün etmesin. Çünkü her zaman, her asır, kuvve-i mâneviyenin
takviyesine medar olacak ve yeisten kurtaracak Mehdî mânâsına muhtaçtır.
Bu mânâda her asrın bir hissesi bulunmak lâzımdır. Hem gaflet içinde
fenalara uymamak ve lâkaytlıkta nefsin dizginini bırakmamak için,
nifakın başına geçecek müthiş şahıslardan her asır çekinmeli ve
korkmalı. Eğer tayin edilseydi, maslahat-ı irşad-ı umumî zayi olurdu.
Şimdi, Mehdî gibi eşhasın hakkındaki rivâyâtın ihtilâfâtı ve sırrı
şudur ki: Ehâdisi tefsir edenler, metn-i ehâdisi tefsirlerine ve
istinbatlarına tatbik etmişler. Meselâ, merkez-i saltanat o vakit
Şam'da veya Medine'de olduğundan, vukuat-ı Mehdiye veya Süfyâniyeyi,
merkez-i saltanat civarında olan Basra, Kûfe, Şam gibi yerlerde
tasavvur ederek öyle tefsir etmişler. Hem de o eşhasın şahs-ı mânevîsine
veya temsil ettikleri cemaate ait âsâr-ı azîmeyi o eşhasın zatlarında
tasavvur ederek öyle tefsir etmişler ki, o eşhas-ı harika çıktıkları
vakit bütün halk onları tanıyacak gibi bir şekil vermişler. Halbuki,
demiştik: Bu dünya tecrübe meydanıdır. Akla kapı açılır, fakat ihtiyarı
elinden alınmaz. Öyleyse, o eşhas, hattâ o müthiş Deccal dahi çıktığı
zaman, çokları, hattâ kendisi de bidâyeten Deccal olduğunu bilmez.
Belki nur-u imanın dikkatiyle o eşhas-ı âhirzaman tanılabilir.
Alâmet-i kıyametten olan Deccal hakkındaki hadis-i şerifte "Birinci
günü bir sene, ikinci günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü
günü eyyâm-ı saire gibidir. Çıktığı zaman dünya işitir. Kırk günde
dünyayı gezer"1 rivayet ediliyor. İnsafsız insanlar bu rivayete
muhal demişler-hâşâ-şu rivayetin inkâr ve iptaline gitmişler. Halbuki,
ve'l-ilmü indallah, hakikati şu olmak gerektir ki:
Âlem-i küfrün en kesafetlisi olan şimalde, tabiiyyunun fikr-i küfrîsinden
süzülen bir cereyan-ı azîmin başına geçecek ve Ulûhiyeti inkâr edecek
bir şahsın şimal tarafından çıkmasına işaret ve şu işaret içinde
bir remz-i hikmet vardır ki, kutb-u şimalîye yakın dairede bütün
sene, bir gece bir gündüzdür; altı ayı gece, altı ayı gündüzdür.
"Deccalın bir günü bir senedir" o daire yakınında zuhuruna işarettir.
"İkinci günü bir aydır" demekten murat, şimalden bu tarafa geldikçe
bazan olur, yazın bir ayında güneş gurub etmez. Şu dahi, Deccal
şimalden çıkıp âlem-i medeniyet tarafına tecavüzüne işarettir; günü
Deccala isnat etmekle şu işarete işaret eder. Daha bu tarafa geldikçe,
bir haftada güneş gurub etmiyor. Daha gele gele, tulû ve gurub ortasında
üç saat devam ediyor. Ben Rusya'da esarette iken böyle bir yerde
bulundum. Bize yakın, bir hafta güneş gurub etmeyen bir yer vardı;
seyir için oraya gidiyorlardı. "Deccalın çıktığı vakit umum dünya
işitecek" olan kaydı, telgraf ve radyo halletmiştir. Kırk günde
gezmesini de, merkebi olan şimendifer ve tayyare halletmiştir. Eskiden
bu iki kaydı muhal gören mülhidler şimdi âdi görüyorlar.
Alâmet-i kıyametten olan Ye'cüc ve Me'cüce ve Sedde dair bir risalede
bir derece tafsilen yazdığımdan, ona havale edip şurada yalnız şunu
deriz ki: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimaat-ı beşeriyeyi
zîrüzeber eden taifeler ve Sedd-i Çinînin yapılmasına sebebiyet
verenler, kıyamete yakın, yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i
beşeriyeyi zîrüzeber edecekleri, rivayetlerde vardır.
Bazı mülhidler derler: "Bu kadar acaibi yapan ve yapacak taifeler
nerede?"
Elcevap: Çekirge gibi bir âfat, bir mevsimde pek çok kesretle
bulunur. Mevsim değiştikçe, memleketi fesada veren kesretli o taifelerin
hakikatleri, mahdut bazı fertlerde saklanıyor. Yine zamanı geldikçe,
emr-i İlâhî ile, o mahdut fertlerden gayet kesretli aynı fesat yine
başlar. Güya onların hakikat-i milliyetleri inceliyor, kopmuyor;
yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor.
Aynen öyle de, bir zaman dünyayı hercümerc eden o taifeler, izn-i
İlâhî ile, mevsimi geldiği vakit, aynı o taife, medeniyet-i beşeriyeyi
hercümerc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir surette
tezahür eder. Lâ ya'lemu'l-ğaybe illâllah.
DOKUZUNCU ASIL: Mesâil-i imaniyeden
bir kısmın netâici, şu mukayyet ve dar âleme bakar. Diğer bir kısmı,
geniş ve mutlak olan âlem-i âhirete bakar. Amellerin fazilet ve
sevabına dair ehâdis-i şerifenin bir kısmı, tergib ve terhîbe münasip
bir tesir vermek için belâgatli bir üslûpta geldiğinden, dikkatsiz
insanlar onları mübalâğalı zannetmişler. Halbuki, bütün onlar ayn-ı
hak ve mahz-ı hakikat olduklarından, mücazefe ve mübalâğa, içlerinde
yoktur.
Ezcümle, en ziyade insafsızların zihnini kurcalayan şu hadistir
ki:
1 
ev kemâ kàl. Meâl-i şerifi: "Dünyanın, Cenâb-ı Hakkın yanında bir
sinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfirler bir yudum suyu ondan
içmeyecektiler." Hakikati şudur ki: tabiri,
"âlem-i bekadan" demektir. Evet, âlem-i bekadan bir sinek kanadı
kadar bir nur, madem ebedîdir, yeryüzünü dolduracak muvakkat bir
nurdan daha çoktur. Demek koca dünyayı bir sinek kanadıyla muvazene
değil; belki herkesin kısacık ömrüne yerleşen hususî dünyasını,
âlem-i bekadan bir sinek kanadı kadar daimî bir feyz-i İlâhîye ve
bir ihsan-ı İlâhîye muvazeneye gelmediği demektir.
Hem dünyanın iki yüzü var, belki üç yüzü var: Biri, Cenâb-ı Hakkın
esmâsının aynalarıdır. Diğeri âhirete bakar, âhiret tarlasıdır.
Diğeri fenâya, ademe bakar. Bildiğimiz, marzî-i İlâhî olmayan, ehl-i
dalâletin dünyasıdır. Demek, Esmâ-i Hüsnânın aynaları ve mektubat-ı
Samedâniye ve âhiretin mezraası olan koca dünya değil; belki âhirete
zıt ve bütün hatîâtın menşei ve beliyyâtın menbaı olan, dünyaperestlerin
dünyasının, âlem-i âhirette ehl-i imana verilen sermedî bir zerresine
değmediğine işarettir.
İşte, en doğru ve ciddî şu hakikat nerede? Ve insafsız ehl-i ilhâdın
fehmettikleri mânâ nerede? O insafsız ehl-i ilhâdın en mübalâğa,
en mücazefe zannettikleri mânâ nerede?
Hem meselâ, insafsız ehl-i ilhâdın mübalâğa zannettikleri, hattâ
muhal bir mübalâğa ve mücazefe tevehhüm ettikleri biri de, amellerin
sevabına dair ve bazı surelerin faziletleri hakkında gelen rivayetlerdir.
Meselâ, Fâtiha'nın Kur'ân kadar sevabı vardır;2
Sûre-i İhlâs, sülüs-ü Kur'ân;3 Sûre-i
İzâ Zülzileti'l-Ardu, rub'u;4 Sûre-i
Kul Yâ Eyyühe'l-Kâfirûn, rub'u;5 Sûre-i
Yâsin, on defa Kur'ân kadar6 olduğuna
rivayet vardır. İşte, insafsız ve dikkatsiz insanlar demişler ki:
"Şu muhaldir. Çünkü Kur'ân içinde Yâsin ve öteki faziletli olanlar
da vardır. Onun için mânâsız olur."
Elcevap: Hakikati şudur ki: Kur'ân-ı Hakîmin herbir harfinin
bir sevabı var, bir hasenedir. Fazl-ı İlâhîden, o harflerin sevabı
sünbüllenir, bazan on tane verir, bazan yetmiş, bazan yedi yüz (Âyetü'l-Kürsî
harfleri gibi), bazan bin beş yüz (Sûre-i İhlâsın harfleri gibi),
bazan on bin (Leyle-i Beratta okunan âyetler ve makbul vakitlere
tesadüf edenler gibi) ve bazan otuz bin (meselâ, haşhaş tohumunun
kesreti misilli, Leyle-i Kadirde okunan âyetler gibi). Ve "O gece
bin aya mukabil" işaretiyle, bir harfinin o gecede otuz bin sevabı
olur, anlaşılır. İşte, Kur'ân-ı Hakîm, tezâuf-u sevabıyla beraber,
elbette muvazeneye gelmez ve gelemiyor. Belki asıl sevabıyla, bazı
surelerle muvazeneye gelebilir.
Meselâ, içinde mısır ekilmiş bir tarla farz edelim ki, bin tane
ekilmiş. Bazı habbeleri yedi sünbül vermiş farz etsek, herbir sünbülde
yüzer dane olmuşsa, o vakit tek bir habbe, bütün tarlanın iki sülüsüne
mukabil oluyor. Meselâ birisi de on sünbül vermiş, herbirinde iki
yüz dane vermiş. O vakit bir tek habbe, asıl tarladaki habbelerin
iki misli kadardır. Ve hâkezâ, kıyas et.
Şimdi, Kur'ân-ı Hakîmi, nuranî, mukaddes bir mezraa-i semâviye
tasavvur ediyoruz. İşte, herbir harfi, asıl sevabıyla birer habbe
hükmündedir. Onların sünbülleri nazara alınmayacak. Sûre-i Yâsin,
İhlâs, Fâtiha, Kul Yâ Eyyühe'l-Kâfirûn, İzâ Zülzileti'l-Ardu gibi,
sair faziletlerine dair rivayet edilen sûre ve âyetlerle muvazene
edilebilir. Meselâ, Kur'ân-ı Hakîmin üç yüz bin altı yüz yirmi harfi
olduğundan, Sûre-i İhlâs, Besmeleyle beraber altmış dokuzdur. Üç
defa altmış dokuz, iki yüz yedi harftir. Demek, Sûre-i İhlâsın herbir
harfinin haseneleri bin beş yüze yakındır. İşte, Sûre-i Yâsinin
hurufatı hesap edilse, Kur'ân-ı Hakîmin mecmu-u hurufatına nisbet
edilse ve
on defa muzaaf olması nazara alınsa, şöyle bir netice çıkar ki:
Yâsin-i Şerifin herbir harfi, takriben beş yüze yakın sevabı vardır,
yani o kadar hasene sayılabilir. İşte, buna kıyasen başkalarını
dahi tatbik etsen, ne kadar lâtif ve güzel ve doğru ve mücazefesiz
bir hakikat olduğunu anlarsın.
ONUNCU ASIL: Ekser taife-i mahlûkatta
olduğu gibi, ef'al ve a'mâl-i beşeriyede bazı harika fertler bulunur.
O fertler, eğer iyilikte ileri gitmişse, o nevilerin medar-ı fahirleridir,
yoksa medar-ı şeâmetleridir. Hem gizleniyorlar; adeta birer şahs-ı
mânevî, birer gaye-i hayal hükmüne geçerler. Sair fertlerin herbirisi,
o olmaya çalışır ve o olmak ihtimali var. Demek, o mükemmel harika
fert mutlak, müphem bulunup, her yerde bulunması mümkün... Şu ipham
itibarıyla, mantıkça kaziye-i mümkine suretinde, külliyetine hükmedilebilir.
Yani, herbir amel şöyle bir netice verebilmesi mümkündür. Meselâ,
"Kim iki rekât namazı filân vakitte kılsa, bir hac kadardır."1
İşte, iki rekât namaz bazı vakitte bir hacca mukabil geldiği hakikattir.
Herbir iki rekât namazda, bu mânâ külliyetle mümkündür.
Demek, şu nevideki rivayetler, vukuu bilfiil daimî ve küllî değil.
Zira kabulün madem şartları vardır; külliyet ve daimîlikten çıkar.
Belki, ya bilfiil muvakkattir, mutlaktır; veyahut mümkinedir, külliyedir.
Demek şu nevi ehâdisteki külliyet ise, imkân itibarıyladır.
Meselâ, "Gıybet, katl gibidir." Demek gıybette öyle bir fert bulunur
ki, katl gibi bir zehr-i kàtilden daha muzırdır. Meselâ, "Bir güzel
söz, bir abdi âzâd etmek gibi bir sadaka-i azîmenin yerine geçer."2
Şimdi, tergib veya teşvik için, o müphem ferd-i mükemmel, mutlak
bir surette her yerde bulunmasının imkânını vaki bir surette göstermekle,
hayra şevki ve şerden nefreti tahrik etmektir.
Hem de şu âlemin mikyasıyla âlem-i ebedînin şeyleri tartılmaz.
Buranın en büyüğü, oranın en küçüğüne muvazi gelemez. Sevab-ı a'mâl
o âleme baktığı için, dünyevî nazarımız ona dar geliyor, aklımıza
sığıştıramıyoruz. Meselâ
3 
yani
4 
İnsafsız ve dikkatsizlerin en ziyade nazar-ı dikkatini celb eden,
şu gibi rivayetlerdir. Hakikati şudur ki:
Dünyada, dar nazarımızla, kısacık fikrimizle, Mûsâ ve Hârun Aleyhisselâmların
sevaplarını ne derece tasavvur ediyoruz, biliyoruz? Âlem-i ebediyette,
Rahîm-i Mutlak, saadet-i ebediyede, nihayetsiz ihtiyaç içinde bir
abdine, birtek virde mukabil vereceği hakikat-i sevap, o iki zâtın
sevaplarına-fakat daire-i ilmimize ve tahminimize giren sevaplarına-müsavi
olabilir.
Meselâ, bedevî, vahşî bir adam, hiç padişahı görmemiş, saltanat
haşmetini bilmiyor. Bir köyde bir ağayı nasıl tasavvur eder; o mahdut
fikriyle, bir padişahı ondan büyükçe bir ağa kadar bilir. Hattâ
bizde sade-dil bir taife var ki, eskiden diyorlardı ki: "Padişah
kendi ocağı yanında ve tenceresinin başında pişirdiği bulgur çorbası
yanında ne yapıyor, bizim ağamız onu biliyor." Demek onlar, padişahı
o kadar dar bir vaziyette ve âdi bir surette tahayyül ediyorlar
ki, kendi bulgur çorbasını kendi pişiriyor! Âdeta bir yüzbaşı haşmetinde
farz ediyorlar. Şimdi, biri o adamlardan birisine dese, "Sen bugün
benim için bu işi yapsan, senin bildiğin padişah haşmeti kadar sana
bir haşmetlik vereceğim. Yani bir yüzbaşı kadar bir rütbe vereceğim";
o söz hakikattir. Çünkü, haşmet-i padişahîden onun dar daire-i fikrine
giren, ancak bir yüzbaşılık kadar bir şevkettir.
İşte, dünya nazarıyla, dar fikrimizle, âhirete müteveccih hakaik-ı
sevabiyeyi o bedevî adam kadar da düşünemiyoruz. Hazret-i Mûsâ (a.s.)
ve Hârun'un (a.s.) meçhulümüz olan hakikî sevapları ile muvazene
değil-çünkü teşbih kaidesi, meçhulü malûma kıyas eder-belki muvazene
edilen, malûmumuz olan ve tahminimize giren sevaplarıyla, bir abd-i
mü'minin bir virdine mukabil meçhulümüz olan hakikî sevabıdır.
Hem de, deniz yüzü ile katrenin gözbebeği, güneşin tamam-ı aksini
tutmakta müsavidirler. Fark keyfiyettedir. Hazret-i Mûsâ (a.s.)
ve Hârun'un (a.s.) deniz-misal âyine-i ruhlarına in'ikâs eden mahiyet-i
sevap, bir katre hükmünde bir abd-i mü'minin bir âyetten aldığı
aynı mahiyet-i sevaptır. Mahiyetçe, kemiyetçe birdirler. Keyfiyet
ise, kabiliyete tâbidir.
Hem bazan olur ki, birtek kelime, birtek tesbih öyle bir saadet
hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı
hâlât oluyor ki, birtek âyet, Kur'ân kadar fayda verebilir.
Hem İsm-i Âzama mazhar olan Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
bir âyette mazhar olduğu feyz-i İlâhî, belki bir peygamberin umum
feyzi kadar olabilir. Veraset-i Ahmediye ile İsm-i Âzam zılline
mazhar bir mü'min, kendi kabiliyeti itibarıyla, kemiyetçe bir nebînin
feyzi kadar sevap alıyor denilse, hilâf-ı hakikat olamaz.
Hem de sevap ve fazilet, nur âlemindendir. O âlemden bir âlem,
bir zerreye sığışabilir. Nasıl ki, bir zerrecik bir şişede, semâvat,
nücumuyla beraber görünebilir. Öyle de, niyet-i hâlise ile şeffafiyet
peydâ eden bir zikirde veya bir âyette, semâvat gibi nuranî sevap
ve fazilet yerleşebilir.
Netice-i kelâm: Ey insafsız ve dikkatsiz ve imanı zayıf, felsefesi
kavî, hodbin, münekkit adam! Şu On Aslı nazara al; sonra sen hilâf-ı
hakikat ve kat'î muhalif-i vaki gördüğün bir rivayeti bahane ederek
ehâdis-i şerifeye ve dolayısıyla Resul-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın
mertebe-i ismetine halel verecek itiraz parmağını uzatma. Zira,
evvelâ o On Aslın on dairesi seni inkârdan vazgeçirir. "Hakikî bir
kusur varsa bize aittir" derler. "Hadise râci olamaz. Eğer hakikî
değilse, senin sû-i fehmine aittir" derler.
Elhasıl, inkâr ve redde gitmek için, şu On Aslı tekzip ve iptal
etmek lâzım gelir. Şimdi, insafın varsa, bu On Usulü kemâl-i dikkatle
düşündükten sonra, o aklın hilâf-ı hakikat gördüğü bir hadisin inkârına
kalkışma. "Ya bir tefsiri, ya bir tevili, ya bir tabiri vardır"
de, ilişme.
ON BİRİNCİ ASIL: Nasıl Kur'ân-ı Hakîmin
müteşâbihâtı var; tevile muhtaçtır veyahut mutlak teslim istiyor.
Ehâdisin de, Kur'ân'ın müteşâbihâtı gibi, müşkilâtı vardır. Bazan
çok dikkatli tefsire ve tabire muhtaçtır. Geçmiş misallerle iktifa
edebilirsiniz.
Evet, nasıl ki hüşyar olan adam, yatmış olan adamın rüyasını tabir
eder. Öyle de, bazan uykuda olan bir adam, yanında uyanık olan konuşanların
sözlerini işitiyor, fakat kendi âlem-i menâmına tatbik eder bir
tarzda mânâ veriyor, tabir ediyor. Öyle de, ey gaflet ve felsefe
uykusu içinde tenvim edilen insafsız adam! Sırr-ı
1 ve
2 hükmüne
mazhar ve hakikî hüşyar ve yakzan olan zâtın gördüğünü, sen kendi
rüyanda inkâr değil, tabir et.
Evet, uykuda bir adamı bir sinek ısırsa, müthiş bir harpte yaralar
alır gibi bir hakikat-i nevmiye bazan telâkki eder. Ondan sorulsa,
"Hakikaten ben yaralandım. Bana top, tüfek atıldı" diyecek. Yanında
oturanlar, onun uykusundaki ıztırabına gülüyorlar.
İşte, bu nevm-âlûd nazar-ı gaflet ve fikr-i felsefe, elbette hakaik-ı
Nübüvvete mihenk olamazlar.
ON İKİNCİ ASIL: Nazar-ı Nübüvvet ve
tevhid ve iman, vahdete, âhirete, Ulûhiyete baktığı için, hakaikı
ona göre görür. Ehl-i felsefe ve hikmetin nazarı kesrete, esbaba,
tabiata bakar, ona göre görür. Nokta-i nazar birbirinden çok uzaktır.
Ehl-i felsefenin en büyük bir maksadı, ehl-i usulü'd-din ve ulemâ-i
ilm-i kelâmın makasıdı içinde görünmeyecek bir derecede küçük ve
ehemmiyetsizdir. İşte onun içindir ki, mevcudatın tafsil-i mahiyetinde
ve ince ahvallerinde ehl-i hikmet çok ileri gitmişler. Fakat hakikî
hikmet olan ulûm-u âliye-i İlâhiye ve uhreviyede o kadar geridirler
ki, en basit bir mü'minden daha geridirler. Bu sırrı fehmetmeyenler,
muhakkıkîn-i İslâmiyeyi, hükemalara nisbeten geri zannediyorlar.
Halbuki akılları gözlerine inmiş, kesrette boğulmuş olanların ne
haddi var ki, veraset-i Nübüvvet ile makasıd-ı âliye-i kudsiyeye
yetişenlere yetişebilsinler?
Hem herbir şey, iki nazarla bakıldığı vakit, iki muhtelif hakikati
gösteriyor. İkisi de hakikat olabilir. Fennin hiçbir hakikat-i kat'iyesi,
Kur'ân'ın hakaik-ı kudsiyesine ilişemez. Fennin kısa eli, onun münezzeh
ve muallâ dâmenine erişemez. Nümune olarak bir misal zikrederiz.
Meselâ, küre-i arz, ehl-i hikmet nazarıyla bakılsa, hakikati şudur
ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi, hadsiz yıldızlar
içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahlûk... Fakat ehl-i
Kur'ân
nazarıyla bakıldığı vakit, On Beşinci Sözde izah edildiği gibi,
hakikati şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan en câmi, en bedî
ve en âciz, en aziz, en zayıf, en lâtif bir mucize-i kudret olduğundan,
beşik ve meskeni olan zemin, semâya nisbeten maddeten küçüklüğüyle
ve hakaretiyle beraber, mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi,
merkezi; bütün mucizât-ı san'atının meşheri, sergisi; bütün tecelliyât-ı
esmâsının mazharı, nokta-i mihrakiyesi; nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin
mahşeri, mâkesi; hadsiz hallâkıyet-i İlâhiyenin, hususan nebâtat
ve hayvânâtın kesretli envâ-ı sagiresinden cevâdâne icadın medarı,
çarşısı; ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta
nümunegâhı; ve mensucât-ı ebediyenin sür'atle işleyen tezgâhı; ve
menâzır-ı sermediyenin çabuk değişen taklitgâhı; ve besâtîn-i daimenin
tohumcuklarına sür'atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve
terbiyegâhı olmuştur. İşte, arzın bu azamet-i mâneviyesinden ve
ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki, Kur'ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten
büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta
karşı, küçücük kalbi büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor.
Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren "Rabbü's-Semâvâti
ve'l-Arz" diyor.
İşte, sair mesâili buna kıyas et ve anla ki, felsefenin ruhsuz,
sönük hakikatleri, Kur'ân'ın parlak, ruhlu hakikatleriyle müsademe
edemez. Nokta-i nazar ayrı ayrı olduğu için, ayrı ayrı görünür.
BEŞİNCİ ŞUÂ
Otuz sene evvel yazılan matbu Muhakemat-ı Bediiyyede bahsedilen
"Sedd-i Zülkarneyn" ve Ye'cüc, Me'cüc ve sâir eşrat-ı kıyametten
yirmi mesele, o Muhakemat'a bir tetimme olarak on üç seneHAŞİYE
evvel bir kısım müsveddesi yazılmış idi. Aziz bir dostumun hatırı
için tebyiz edildi, Beşinci Şuâ oldu.
Otuz Birinci Mektuptan Otuz Birinci Lem'anın Beşinci
Şuâsıdır.
İHTAR: Evvelce mukaddimeden sonra gelen Meseleler
okunsun, tâ mukaddimedeki maksat anlaşılsın.
4 
5 âyetinin
bir nüktesi, bu zamanda akîde-i avâm-ı mü'minîni vikaye ve şübehattan
muhafaza için yazılmış. Âhirzamanda vukua gelecek hâdisâta dair
hadislerin bir kısmı, müteşabihat-ı Kur'âniye gibi, derin mânâları
var. Muhkemat gibi tefsir edilmez ve herkes bilemez. Belki tefsir
yerinde tevil ederler.
6
sırrıyla, vukuundan sonra tevilleri anlaşılır ve murat ne olduğu
bilinir ki, ilimde râsih olanlar 7
deyip o gizli hakikatleri izhar ederler.
Bu Beşinci Şuânın bir Mukaddimesi ve yirmi üç Meselesi
vardır. Mukaddime beş noktadır.
Birinci nokta: İman ve teklif, ihtiyar dairesinde
bir imtihan, bir tecrübe, bir müsabaka olduğundan, perdeli ve derin
ve tetkik ve tecrübeye muhtaç olan nazarî meseleleri elbette bedihî
olmaz. Ve herkes ister istemez tasdik edecek derecede zarurî olmaz.
Tâ ki, Ebu Bekir'ler âlâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebu Cehil'ler
esfel-i sâfilîne düşsünler.
İhtiyar kalmazsa teklif olamaz. Ve bu sır ve hikmet içindir ki,
mucizeler seyrek ve nâdir verilir. Hem dâr-ı teklifte gözle görünecek
olan alâmet-i kıyamet ve eşrât-ı saat, bir kısım müteşabihat-ı Kur'âniye
gibi kapalı ve tevilli oluyor. Yalnız, güneşin mağripten çıkması
bedahet derecesinde herkesi tasdike mecbur ettiğinden, tevbe kapısı
kapanır, daha tevbe ve iman makbul olmaz. Çünkü, Ebu Bekir'ler Ebu
Cehil'ler ile tasdikte beraber olurlar. Hattâ Hazret-i İsa Aleyhisselâmın
nüzûlü dahi ve kendisi İsa Aleyhisselâm olduğu, nur-u imanın dikkatiyle
bilinir; herkes bilemez. Hattâ Deccal ve Süfyan1 gibi eşhâs-ı müthişe,
kendileri dahi kendilerini bilmiyorlar.
İkinci nokta: Peygambere bildirilen umûr-u gaybiye,
bir kısmı tafsil ile bildirilir. Bu kısımda hiç tasarruf edilmez
ve karışamaz: Kur'ân'ın ve hadis-i kudsînin muhkematı gibi.
Ve diğer bir kısmı icmal ile bildirilir, tafsilât ve tasviratı
onun içtihadına havâle edilir: İmana girmeyen hâdisât-ı kevniyeye
ve vukuat-ı istikbâliyeye dair hadisler gibi. Bu kısımda, Peygamberimiz
(Aleyhissalâtü Vesselâm) belâgatiyle, temsiller suretinde, sırr-ı
teklif hikmetine muvafık tafsil ve tasvir eder. Meselâ, bir sohbette
derin bir gürültü işitildi. Ferman etti ki: "Bu gürültü, yetmiş
seneden beri Cehennem tarafına yuvarlanan bir taşın bu dakikada
Cehennemin dibine yetişip düşmesinin gürültüsüdür." Bu garip haberden
beş altı dakika sonra birisi geldi, dedi: "Ya Resulallah, yetmiş
yaşında bulunan filân münafık vefat etti, Cehenneme gitti."2 Peygamberin
yüksek belîğâne kelâmının tevilini gösterdi.
İHTAR: Hakaik-i imaniyeye girmeyen cüz'î hâdisât-ı
istikbaliye nazar-ı Nübüvvette ehemmiyetsizdir.
Üçüncü nokta: İki Nüktedir.
Birincisi: Teşbihler ve temsiller suretinde rivayet edilen
bir kısım hadisler, mürûr-u zamanla avâmın nazarında hakikat telâkki
edildiğinden, vâkıa mutabık çıkmıyor. Ayn-ı hakikat olduğu halde,
vâkıa mutabakatı görünmüyor. Meselâ, Hamele-i Arş gibi arzın hamelesinden
olan "Sevr" ve "Hut" namında ve misalinde iki melâike, koca bir
öküz ve pek büyük bir balık tasavvur edilmiş.
İkincisi: Bir kısım hadisler İslâmların ekseriyeti noktasında
veya hükûmet-i İslâmiyenin veya merkez-i hilâfetin nokta-i nazarında
vürud ettiği halde, umum ehl-i dünyaya şamil zannedilmiş ve bir
cihette hususî bulunduğu halde, küllî ve âmm telâkki edilmiş. Meselâ
rivayette vardır ki, "Bir zaman gelecek, Allah Allah diyen kalmayacak."3
Yani, "Zikirhaneler kapanacak ve Türkçe ezan ve kamet okunacak"
demektir.
Dördüncü nokta: Ecel ve mevt gibi umur-u gaybiye
çok hikmet ve maslahat cihetiyle gizli kaldığı misilli, dünyanın
sekeratı ve mevti ve nev-i beşerin ve cins-i hayvanın eceli ve vefatı
olan kıyamet dahi çok maslahatlar için gizlenilmiş.
Evet, eğer ecel vakti muayyen olsaydı, yarı ömür gaflet-i mutlaka
içinde ve yarıdan sonra, darağacına asılmak için her gün bir ayak
daha onun tarafına atılmakla dehşet-i mutlaka içinde, havf ve recanın
muvazene-i maslahatkârâne ve hakîmânesi bozulduğu gibi; aynen öyle
de, dünyanın eceli ve sekeratı olan kıyamet vakti muayyen olsaydı,
kurûn-u ûlâ ve vustâ fikr-i âhiretten pek az müteessir olacaktı.
Ve kurûn-u uhrâ, dehşet-i mutlaka içinde bulunup ne hayat-ı dünyeviyenin
lezzeti ve kıymeti kalır ve ne de havf ve reca içinde ihtiyar ile
itaatkârâne olan ubudiyetin ehemmiyeti ve hikmeti bulunurdu. Hem
eğer muayyen olsa, bir kısım hakaik-i imaniye bedahet derecesine
girer, herkes ister istemez tasdik eder. İhtiyar ve irade ile bağlı
olan sırr-ı teklif ve hikmet-i iman bozulur.
İşte bunun gibi çok maslahatlar için umûr-u gaybiye gizli kaldığından,
herkes her dakikada hem ecelini, hem bekasını düşündüğü için hem
dünyaya, hem âhiretine çalışabildiği gibi, her asırda dahi hem kıyamet
kopacağını, hem dünyanın devamını düşünebildiği için, hem dünyanın
fâniliğinde hayat-ı bâkiyeye, hem hiç ölmeyecek gibi imaret-i dünyaya
çalışabilir.
Hem de musibetlerin vakti muayyen olsaydı, musibet başına gelen
adam, musibetin intizarında o gelen musibetin belki on mislinden
ziyade mânevî bir musibet, o intizardan çekmemesi için, hikmet ve
rahmet-i İlâhiye tarafından gizli, perdeli bırakılmış. Ve ekser
hâdisât-ı kevniye-i gaybiye böyle hikmetleri bulunduğundandır ki,
gaybdan haber vermek yasak edilmiş.
1
düsturuna karşı hürmetsizlik ve itaatsizlik etmemek içindir ki,
medâr-ı teklif ve hakaik-i imaniyeden başka olan umûr-u gaybiyeden
izn-i Rabbânî ile haber verenler dahi, yalnız işaret suretinde perdeli
ve kapalı ihbar etmişler. Hattâ Tevrat ve İncil ve Zebur'da Peygamberimiz
hakkında gelen müjdeler ve haberler dahi bir derece perdeli ve kapalı
gelmiş ki, o kitapların bir kısım tâbileri tevil edip iman etmediler.
Fakat itikadât-ı imaniyeye giren meseleleri tasrihle ve tekrarla
ihbar etmek ve açık bir surette tebliğ etmek hikmet-i teklifin muktezası
olduğundan, Kur'ân-ı Mucizü'l-Beyan ve Tercüman-ı Zîşânı (a.s.m.)
umûr-u uhreviyeden tafsilen ve hâdisât-ı istikbaliye-i dünyeviyeden
icmalen haber vermişler.
Beşinci nokta: Hem her iki deccalın, asırlarına
ait olan harikaları, onların bahsiyle ve münasebetiyle rivayet edildiğinden,
onların şahıslarından sudûr edeceği telâkki ve tevehhüm edilmesinden,
o rivayet müteşabih olmuş, mânâsı gizlenmiş, meselâ tayyare ve şimendiferle
gezmesi...
Hem meselâ, meşhur olmuş ki, İslâm Deccalı öldüğü vakit ona hizmet
eden şeytan, İstanbul'da Dikilitaş'ta bütün dünyaya bağıracak2 ve
herkes o sesi işitecek ki, "O öldü." Yani pek acip ve şeytanları
dahi hayrette bırakan radyoyla bağırılacak, haber verilecek.
Hem Deccalın rejimine ve teşkil ettiği komitesine ve hükûmetine
ait garip halleri ve dehşetli icraatı, onun şahsıyla münasebettar
rivayet edilmesi cihetiyle mânâsı gizlenmiş. Meselâ, "O kadar kuvvetlidir
ve devam eder; yalnız Hazret-i İsa (a.s.) onu öldürebilir, başka
çare olamaz"3 rivayet edilmiş. Yani, onun mesleğini ve yırtıcı rejimini
bozacak, öldürecek, ancak semâvî ve ulvî hâlis bir din İsevîlerde
zuhur edecek ve hakikat-i Kur'âniyeye iktida ve ittihad eden bu
İsevî dinidir ki, Hazret-i İsa Aleyhisselâmın nüzulüyle o dinsiz
meslek mahvolur, ölür. Yoksa onun şahsı bir mikrop, bir nezle ile
öldürülebilir.
Hem bir kısım râvîlerin kabil-i hatâ içtihadlarıyla olan tefsirleri
ve hükümleri, hadîs kelimelerine karışıp hadis zannedilir, mânâ
gizlenir. Vâkıa mutabakatı görünmez, müteşabih hükmüne geçer.
Hem eski zamanda, bu zaman gibi cemaatin ve cemiyetin şahs-ı mânevîsi
inkişaf etmediğinden ve fikr-i infirâdî galip olduğundan, cemaatin
sıfat-ı azîmesi ve büyük harekâtı o cemaatin başında bulunan şahıslara
verildiği cihetiyle, o şahıslar, harika ve küllî sıfatlara lâyık
ve muvafık olmak için yüz derece cisminden ve kuvvetinden büyük
bir acûbe cisim ve müthiş bir heykel ve çok harika bir kuvvet ve
iktidar bulunmak lâzım geldiğinden öyle tasvir edilmiş. Vâkıa mutabakatı
görünmüyor ve o rivayet müteşabih olur.
Hem iki deccalın sıfatları ve halleri ayrı ayrı olduğu halde, mutlak
gelen rivayetlerde iltibas oluyor; biri, öteki zannedilir. Hem Büyük
Mehdînin halleri sâbık mehdîlere işaret eden rivayetlere mutabık
çıkmıyor, hadîs-i müteşabih hükmüne geçer. İmam-ı Ali (r.a.) yalnız
İslâm Deccalından bahseder.
Mukaddime bitti, meselelere başlıyoruz.
Şimdilik o hâdisât-ı gaybiyenin yüzer misallerinden, mülhidler
tarafından avâmın akidelerini bozmak fikriyle işâa edilen yirmi
üç meseleleri, tevfik-i Rabbânî ile, gayet muhtasar bir surette
beyan edilecek. Ve o meseleler mülhidlerin tahmini gibi zarar
vermemekle beraber, herbiri bir lem'a-i i'câz-ı Nebevî olduğu
görünmekle ve hakikî tevilleri ispat ve izhar edilmekle akîde-i
avâmı kuvvetlendirmeye mühim bir sebep olmasını rahmet-i Rabbânîden
rica edip hatîâtımı ve galatatımı afv ve mağfiret altına almasını
Rabb-i Rahîmimden niyaz ederim.
BEŞİNCİ ŞUÂ'NIN İKİNCİ MAKAMI VE MESELELERİ

BİRİNCİ MESELE
Rivayette var ki, "Âhirzamanın eşhas-ı mühimmesinden olan Süfyanın
eli delinecek."
Allahu a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Sefahet ve lehviyat için
gayet israf ile elinde mal durmaz, israfata akar. Darb-ı meselde
deniliyor ki, "Filân adamın eli deliktir." Yani çok müsriftir.
İşte, "Süfyan israfı teşvik etmekle, şiddetli bir hırs ve tamaı
uyandırarak insanların o zayıf damarlarını tutup kendine musahhar
eder" diye bu hadîs ihtar ediyor; "İsraf eden ona esir olur, onun
dâmına düşer" diye haber verir.
İKİNCİ MESELE
Rivayette var ki, "Âhirzamanın dehşetli bir şahsı sabah kalkar,
alnında 'Hâzâ kâfir' yazılmış bulunur."4
Allahu a'lem bissavab, bunun tevili şudur ki: O Süfyan, kendi başına
frenklerin serpuşunu koyup herkese de giydirir. Fakat cebir ve kanunla
tâmim ettiğinden,
o serpuş dahi secdeye gittiği için, inşaallah ihtida eder; daha
herkes-yalnız istemeyerek-onu giymekle kâfir olmaz.
ÜÇÜNCÜ MESELE
Rivâyette var ki, "Âhirzamanın müstebit hâkimleri, hususan Deccalın
yalancı cennet ve cehennemleri bulunur."1
2 bunun
bir tevili şudur ki: Hükûmet dairesinde karşı karşıya kurulan ve
birbirine bakan vaziyette bulunan hapishane ile lise mektebi, "Biri
hûri ve gılmanın çirkin bir taklidi, diğeri azap ve zindan suretine
girecek" diye bir işarettir.
DÖRDÜNCÜ MESELE
Rivâyette var ki, "Âhirzamanda Allah Allah diyecek kalmaz."3
4
bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: "Allah Allah Allah" deyip
zikreden tekkeler, zikirhâneler, medreseler kapanacak ve ezan ve
kamet gibi şeâirde ismullah yerine başka isim konulacak demektir.
Yoksa, umum insanlar küfr-ü mutlaka düşecekler demek değildir. Çünkü
Allah'ı inkâr etmek, kâinatı inkâr etmek kadar akıldan uzaktır.
Umum değil, belki ekser insanlarda dahi vukuunu akıl kabul etmez.
Kâfirler Allah'ı inkâr etmiyorlar, yalnız sıfâtında hatâ ediyorlar.
Diğer bir tevili şudur ki: Kıyamet kopmasının dehşetini görmemek
için, mü'minlerin ruhları bir parça evvel kabzedilir. Kıyamet kâfirlerin
başlarında patlar.
BEŞİNCİ MESELE
Rivayette vardır ki, "Âhirzamanda Deccal gibi bir kısım şahıslar
ulûhiyet dâva edecekler ve kendilerine secde ettirecekler."5
Allahu a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Nasıl ki padişahı inkâr
eden bir bedevî kumandan, kendinde ve başka kumandanlarda, hâkimiyetleri
nisbetinde birer küçük padişahlık tasavvur eder. Aynen öyle de,
tabiiyyun ve maddiyyun mezhebinin başına geçen o eşhas, kuvvetleri
nisbetinde kendilerinde bir nevi rububiyet tahayyül ederler ve raiyetini
kendi kuvveti için kendine ve heykellerine ubudiyetkârâne serfüru
ettirirler, başlarını rükûa getirirler demektir.
ALTINCI MESELE
Rivayette var ki, "Fitne-i âhirzaman o kadar dehşetlidir ki, kimse
nefsine hâkim olmaz."6 Bunun için bin üç yüz sene zarfında emr-i
Peygamberî ile bütün ümmet o fitneden istiâze etmiş, azab-ı kabirden
sonra
7 
vird-i ümmet olmuş.
Allahu a'lem bissavab, bunun bir tevili şudur ki: O fitneler nefisleri
kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle
irtikâp ederler. Meselâ, Rusya'da hamamlarda kadın-erkek beraber
çıplak girerler. Ve kadın, kendi güzelliklerini göstermeye fıtraten
çok meyyal olmasından, seve seve o fitneye atılır, baştan çıkar.
Ve fıtraten cemalperest erkekler dahi, nefsine mağlûp olup o ateşe
sarhoşâne bir sürurla düşer, yanar. İşte dans ve tiyatro gibi o
zamanın lehviyatları ve kebairleri ve bid'aları, birer câzibedarlıkla
pervane gibi nefisperestleri etrafına toplar, sersem eder. Yoksa,
cebr-i mutlakla olsa ihtiyar kalmaz, günah dahi olmaz.
YEDİNCİ MESELE
Rivayette var ki, "Süfyan büyük bir âlim olacak, ilimle dalâlete
düşer. Ve çok âlimler ona tâbi olacaklar."
Ve'l-ilmu indallah, bunun bir tevili şudur ki: Başka padişahlar
gibi ya kuvvet ve kudret veya kabile ve aşiret veya cesaret ve servet
gibi vasıta-i saltanat olmadığı halde, zekâvetiyle ve fenniyle ve
siyasî ilmiyle o mevkii kazanır ve aklıyla çok âlimlerin akıllarını
teshir eder, etrafında fetvacı yapar. Ve çok muallimleri kendine
taraftar eder ve din derslerinden tecerrüt eden maarifi rehber edip
tâmimine şiddetle çalışır, demektir.
SEKİZİNCİ MESELE
Rivayetler, Deccalın dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir
ki, bütün ümmet istiâze etmiş.
Bunun bir tevili
şudur ki: İslâmların Deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik,
İmam-ı Ali'nin (r.a.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccalı Süfyandır,
İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük
Deccalı ayrıdır.1 Yoksa Büyük Deccalın cebir ve ceberut-u mutlakına
karşı itaat etmeyen şehid olur ve istemeyerek itaat eden kâfir olmaz,
belki günahkâr da olmaz.
DOKUZUNCU MESELE
Rivayetlerde, vukuat-ı Süfyaniye ve hâdisât-ı istikbaliye Şam'ın
etrafında ve Arabistan'da tasvir edilmiş.
Allahu a'lem, bunun bir tevili şudur ki: Merkez-i hilâfet eski
zamanda Irak'ta ve Şam'da ve Medine'de bulunduğundan, râvîler kendi
içtihadlarıyla, daimî öyle kalacak gibi mânâ verip, merkez-i Hükûmet-i
İslâmiye yakınlarında tasvir etmişler, Halep ve Şam demişler. Hadisin
mücmel haberlerini, kendi içtihadlarıyla tafsil etmişler.
ONUNCU MESELE
Rivayetlerde, eşhas-ı âhirzamanın fevkalâde iktidarlarından bahsedilmiş.
Vel'ilmü indallah, bunun tevili şudur ki: O şahısların temsil ettikleri
mânevî şahsiyetin azametinden kinâyedir. Bir vakit Rusya'yı mağlûp
eden Japon Başkumandanının sûreti, bir ayağı Bahr-i Muhitte, diğer
ayağı Port Arthur Kalesinde olarak gösterildiği gibi, şahs-ı mânevînin
dehşetli azameti, o şahsiyetin mümessilinde, hem o mümessilin büyük
heykellerinde gösteriliyor. Amma fevkalâde ve harika iktidarları
ise, ekser icraatları tahribat ve müştehiyât olduğundan, fevkalâde
bir iktidar görünür. Çünkü tahrip kolaydır. Bir kibrit bir köyü
yakar. Müştehiyat ise, nefisler taraftar olduğundan çabuk sirayet
eder.
ON BİRİNCİ MESELE
Rivayette var ki, "Âhirzamanda bir erkek kırk kadına nezaret eder."2
Allahu a'lem bissavab, bunun iki tevili var:
Birisi: O zamanda meşru nikâh azalır veya Rusya'daki gibi kalkar.
Bir tek kadına bağlanmaktan kaçıp başıboş kalan, kırk bedbaht kadınlara
çoban olur.
İkinci tevili: O fitne zamanında, harplerde erkeklerin çoğu telef
olmasından, hem bir hikmete binaen ekser tevellüdat kızlar bulunmasından
kinayedir. Belki hürriyet-i nisvan ve tam serbestiyetleri kadınlık
şehvetini şiddetle ateşlendirdiğinden fıtratça erkeğine galebe eder;
veledi kendi suretine çekmeye sebebiyet verdiğinden, emr-i İlâhî
ile kızlar pek çok olur.
ON İKİNCİ MESELE
Rivayetlerde var ki, "Deccalın birinci günü bir senedir, ikinci
günü bir ay, üçüncü günü bir hafta, dördüncü günü bir gündür."3
Bunun iki tevili
vardır:
Birisi: Büyük Deccalın kutb-u şimâlî dairesinde ve şimal
tarafında zuhur edeceğine kinaye ve işarettir. Çünkü kutb-u şimâlînin
mevkiinde bütün sene, bir gece bir gündüzdür. Bir gün şimendiferle
bu tarafa gelse, yaz mevsiminde bir ay mütemadiyen güneş gurub etmez.
Daha bir gün otomobil ile gelse, bir haftada daima güneş görünür.
Ben Rusya'daki esaretimde bu mevkie yakın bulunuyordum. Demek Büyük
Deccal, şimalden bu tarafa tecavüz edeceğini mucizâne bir ihbardır.
İkinci tevili ise: Hem Büyük Deccalın, hem İslâm Deccalının
üç devre-i istibdatları mânâsında üç eyyam var. "Bir günü, bir devre-i
hükûmetinde öyle büyük icraat yapar ki, üç yüz sene yapılmaz. İkinci
günü, yani ikinci devresi, bir senede, otuz senede yapılmayan işleri
yaptırır. Üçüncü günü ve devresi, bir senede yaptığı tebdiller on
senede yapılmaz. Dördüncü günü ve devresi âdileşir, bir şey yapmaz,
yalnız vaziyeti muhafazaya çalışır" diye, gayet yüksek bir belâgatla
ümmetine haber vermiş.
ON ÜÇÜNCÜ MESELE
Kat'î ve sahih rivayette var ki, "İsa Aleyhisselâm Büyük Deccalı
öldürür."4
Vel'ilmü indallah, bunun da iki veçhi var:
Bir veçhi şudur ki: Sihir ve manyetizma ve ispritizma gibi istidracî
harikalarıyla kendini muhafaza eden ve herkesi teshir eden o dehşetli
Deccalı öldürebilecek, mesleğini değiştirecek, ancak harika ve mucizatlı
ve umumun makbulü bir zat olabilir ki, o zat, en ziyade alâkadar
ve ekser insanların peygamberi olan Hazret-i İsa Aleyhisselâmdır.
İkinci veçhi şudur ki: Şahs-ı İsa Aleyhisselâmın kılınciyle
maktul olan şahs-ı Deccalın, teşkil ettiği dehşetli maddiyyunluk
ve dinsizliğin azametli heykeli ve şahs-ı mânevîsini öldürecek ve
inkâr-ı ulûhiyet olan fikr-i küfrîsini mahvedecek ancak İsevî ruhânileridir
ki,
o ruhâniler din-i İsevînin hakikatini hakikat-i İslâmiye ile mezc
ederek o kuvvetle onu dağıtacak, mânen öldürecek. Hattâ, "Hazret-i
İsa Aleyhisselâm gelir, Hazret-i Mehdîye namazda iktida eder, tâbi
olur"1 diye rivayeti, bu ittifaka ve hakikat-i Kur'âniyenin metbuiyetine
ve hâkimiyetine işaret eder.
ON DÖRDÜNCÜ MESELE
Rivayette var ki, "Deccalın mühim kuvveti Yahudidir. Yahudiler
severek tâbi olurlar."2
Allahu a'lem, diyebiliriz ki, bu rivayetin bir parça tevili Rusya'da
çıkmış. Çünkü, her hükûmetin zulmünü gören Yahudiler, Almanya memleketinde
kesretle toplanıp intikamlarını almak için, komünist komitesinin
tesisinde mühim bir rol ile Yahudi milletinden olan Troçki namında
dehşetli bir adamı, Rusya'nın Başkumandanlığına ve terbiyegerdeleri
olan meşhur Lenin'den sonra Rus hükûmetinin başına geçirerek Rusya'nın
başını patlatıp bin senelik mahsulâtını yaktırdılar. Büyük Deccalın
komitesini ve bir kısım icraatını gösterdiler. Ve sair hükûmetlerde
dahi ehemmiyetli sarsıntılar verip karıştırdılar.
ON BEŞİNCİ MESELE
Ye'cüc ve Me'cüc hâdisâtının icmali Kur'ân'da olduğu gibi, rivayette
bir kısım tafsilât var. Ve o tafsilât ise, Kur'ân'ın muhkematından
olan icmali gibi muhkem değil, belki bir derece müteşabih sayılır.
Onlar tevil isterler. Belki râvîlerin içtihadları karışmasıyla,
tabir isterler.
Evet, bunun bir
tevili şudur ki: Kur'ân'ın lisan-i semâvîsinde "Ye'cüc" ve "Me'cüc"
namı verilen Mançur ve Moğol kabileleri, eski zamanda Çin-i Maçin'den
bir kısım başka kabileleri beraber alarak kaç defa Asya ve Avrupa'yı
hercümerc ettikleri gibi, gelecek zamanlarda dahi dünyayı zîr ü
zeber edeceklerine işaret ve kinayedir. Hattâ şimdi de komünistlik
içindeki anarşistin ehemmiyetli efradı onlardandır.
Evet, ihtilâl-i Fransevîde hürriyetperverlik tohumuyla ve aşılamasıyla
sosyalistlik türedi, tevellüd etti. Ve sosyalistlik ise bir kısım
mukaddesatı tahrip ettiğinden, aşıladığı fikir, bilâhare bolşevikliğe
inkılâp etti. Ve bolşeviklik dahi çok mukaddesat-ı ahlâkiye ve kalbiye
ve insaniyeyi bozduğundan, elbette, ektikleri tohumlar hiçbir kayıt
ve hürmet tanımayan anarşistlik mahsulünü verecek. Çünkü kalb-i
insanîden hürmet ve merhamet çıksa, akıl ve zekâvet, o insanları
gayet dehşetli ve gaddar canavarlar hükmüne geçirir; daha siyasetle
idare edilmez. Ve anarşistlik fikrinin tam yeri ise, hem mazlum
kalabalıklı, hem medeniyette ve hâkimiyette geri kalan çapulcu kabileler
olacak. Ve o şeraite muvafık insanlar ise, Çin-i Maçin'de kırk günlük
bir mesafede yapılan ve Acaib-i Seb'a-i Âlemden birisi bulunan Sedd-i
Çinînin binasına sebebiyet veren Mançur ve Moğol ve bir kısım Kırgız
kabileleridir ki, Kur'ân'ın mücmel haberini tefsir eden Zât-ı Ahmediye
(Aleyhissalâtü Vesselâm) mucizâne ve muhakkikane haber vermiş.
ON ALTINCI MESELE
Rivayette var ki: İsa Aleyhisselâm Deccalı öldürdüğü münasebetiyle,
"Deccalın fevkalâade büyük ve minareden daha yüksek bir azamet-i
heykelde ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm ona nisbeten çok küçük bulunduğunu"3
gösterir.
4
Bunun bir tevili şu olmak gerektir ki: İsa Aleyhisselâmı nur-u iman
ile tanıyan ve tâbi olan cemaat-i ruhâniye-i mücahidînin kemiyeti,
Deccalın mektepçe ve askerce ilmî ve maddî ordularına nisbeten çok
az ve küçük olmasına işaret ve kinayedir.
ON YEDİNCİ MESELE
Rivayette var ki, "Deccal çıktığı gün bütün dünya işitir ve kırk
günde dünyayı gezer ve harikulâde bir eşeği vardır."5
Allahu a'lem, bu rivayetler tamamen sahih olmak şartıyla tevilleri
şudur: Bu rivayetler mucizâne haber verir ki, "Deccal zamanında
vasıta-i muhabere ve seyahat o derece terakki edecek ki, bir hadise
bir günde umum dünyada işitilecek. Radyo ile bağırır, şark-garp
işitir ve umum ceridelerinde okunacak. Ve bir adam kırk günde dünyayı
devredecek ve yedi kıt'asını ve yetmiş hükûmetini görecek ve gezecek"
diye, zuhurundan on asır evvel telgraf, telefon, radyo, şimendifer,
tayyareden mucizâne haber verir.
Hem Deccal, deccallık haysiyetiyle değil, belki gayet müstebit
bir kral sıfatıyla işitilir. Ve gezmesi de her yeri istilâ etmek
için değil, belki fitneyi uyandırmak ve insanları baştan çıkarmak
içindir.
Ve bindiği merkebi ve himarı ise, ya şimendiferdir ki bir kulağı
ve bir başı cehennem gibi ateş ocağı, diğer kulağı yalancı cennet
gibi güzelce tezyin ve tefriş edilmiş. Düşmanlarını ateşli başına,
dostlarını ziyafetli başına gönderir. Veyahut onun eşeği, merkebi,
dehşetli bir otomobildir veya tayyaredir veyahut-sükût lâzım!
ON SEKİZİNCİ MESELE
Rivayette var ki, "Ümmetim istikametle gitse, ona bir gün var."1
Yani, 2 âyetinin
sırrıyla, bin sene hâkimâne ve mükemmel yaşayacak. Eğer istikamette
gitmezse, ona yarım gün var. Yani, ancak beş yüz sene kadar hâkimiyeti
ve galibiyeti muhafaza eder.
Allahu a'lem, bu rivâyet kıyametten haber vermek değil, belki İslâmiyetin
galibâne hâkimiyetinden ve hilâfetin saltanatından bahseder ki,
ayn-ı hakikat ve bir mucize-i gaybiye olarak aynen öyle çıkmış.
Çünkü hilâfet-i Abbâsiyenin âhirinde, onun ehl-i siyaseti istikameti
kaybettiği için, beş yüz sene kadar yaşamış. Fakat ümmetin heyet-i
mecmuası ise, istikameti kaybetmediğinden, hilâfet-i Osmaniye imdada
gelip bin üç yüz sene kadar hâkimiyeti devam ettirmiş. Sonra Osmanlı
siyasiyyunları dahi istikameti muhafaza edemediğinden, o da ancak
(hilâfetle) beş yüz sene yaşayabilmiş. Bu hadîsin mucizâne ihbarını,
hilâfet-i Osmâniye kendi vefatıyla tasdik etmiş. Bu hadisi başka
risalelerde dahi bahsettiğimizden burada kısa kesiyoruz.
ON DOKUZUNCU MESELE
Rivayetlerde, âhirzamanın alâmetlerinden olan ve Âl-i Beyt-i Nebevîden
Hazret-i Mehdînin (Radıyallahu Anh) hakkında ayrı ayrı haberler
var. Hattâ bir kısım ehl-i ilim ve ehl-i velâyet, eskide onun çıkmasına
hükmetmişler.
Allahu a'lem bissavab, bu ayrı ayrı rivayetlerin bir tevili şudur
ki: Büyük Mehdînin çok vazifeleri var. Ve siyaset âleminde, diyanet
âleminde, saltanat âleminde, cihad âlemindeki çok dâirelerde icraatları
olduğu gibi, herbir asır, me'yusiyet vaktinde kuvve-i maneviyesini
teyid edecek bir nevi Mehdîye veyahut Mehdînin onların imdadına
o vakitte gelmek ihtimaline muhtaç olduğundan, rahmet-i İlâhiye
ile her devirde, belki her asırda bir nevi Mehdî Âl-i Beytten çıkmış,
ceddinin şeriatını muhafaza ve sünnetini ihya etmiş. Meselâ, siyaset
âleminde Mehdî-i Abbâsî ve diyanet âleminde Gavs-ı Âzam ve Şâh-ı
Nakşibend ve aktâb-ı erbaa ve on iki imam gibi büyük Mehdînin bir
kısım vazifelerini icra eden zatlar dahi, Mehdî hakkında gelen rivâyetlerde,
medâr-ı nazar Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm olduğundan, rivayetler
ihtilâf ederek, bir kısım ehl-i hakikat demiş: "Eskide çıkmış."
Her ne ise... Bu mesele Risale-i Nur'da beyan edildiğinden, onu
ona havale ile burada bu kadar deriz ki:
Dünyada mütesanit hiçbir hanedan ve mütevafık hiçbir kabile ve
münevver hiçbir cemiyet ve cemaat yoktur ki, Âl-i Beytin hanedanına
ve kabilesine ve cemiyetine ve cemaatine yetişebilsin.
Evet, yüzer kudsî kahramanları yetiştiren ve binler mânevî kumandanları
ümmetin başına geçiren ve hakikat-i Kur'âniyenin mayasıyla ve imanın
nuruyla ve İslâmiyetin şerefiyle beslenen, tekemmül eden Âl-i Beyt,
elbette âhir zamanda, şeriat-ı Muhammediyeyi ve hakikat-ı Furkaniyeyi
ve sünnet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) ihya ile, ilân ile, icra ile, başkumandanları
olan Büyük Mehdînin kemâl-i adaletini ve hakkaniyetini dünyaya göstermeleri
gayet mâkul olmakla beraber, gayet lâzım ve zarurî ve hayat-ı içtimaiye-i
insaniyedeki düsturların muktezasıdır.
YİRMİNCİ MESELE
Güneşin mağripten çıkması3 ve zeminden
dâbbetü'l-arzın zuhurudur.4
Amma güneşin mağripten tulûu ise, bedahet derecesinde bir alâmet-i
kıyamettir. Ve bedaheti için, aklın ihtiyarı ile bağlı olan tevbe
kapısını kapayan bir hadise-i semâviye olduğundan, tefsiri ve mânası
zâhirdir, tevile ihtiyacı yoktur. Yalnız bu kadar var ki:
Allahu a'lem, o tulûun sebeb-i zâhirîsi: Küre-i arz kafasının aklı
hükmünde olan Kur'ân onun başından çıkmasıyla zemin divâne olup,
izn-i İlâhî ile başını başka seyyareye çarpmasıyla hareketinden
geri dönüp, garptan şarka olan seyahatini irade-i Rabbânî ile şarktan
garba tebdil etmekle güneş garptan tulûa başlar. Evet, arzı şems
ile, ferşi Arş ile kuvvetli bağlayan hablullahi'l-metîn olan Kur'ân'ın
kuvve-i câzibesi kopsa, küre-i arzın ipi çözülür, başıboş, serseri
olup aksiyle ve intizamsız hareketinden güneş garptan çıkar.
Hem müsademe neticesinde emr-i İlâhî ile kıyamet kopar diye bir
tevili vardır.
Amma "dâbbetü'l-arz": Kur'ân'da, gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı
halinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise, ben şimdilik,
başka mes'eleler gibi kat'î bir kanaatle bilemiyorum. Yalnız bu
kadar diyebilirim:
1 
Nasıl ki kavm-i Firavuna çekirge âfâtı ve bit belâsı ve Kâbe tahribine
çalışan kavm-i Ebrehe'ye ebâbil kuşları musallat olmuşlar. Öyle
de, Süfyanın ve deccalların fitneleriyle bilerek, severek isyan
ve tuğyana ve Ye'cüc ve Me'cüc'ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa
giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını
başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak,
zîr ü zeber edecek. Allahu a'lem, o dâbbe bir nevidir. Çünkü, gayet
büyük birtek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek, dehşetli
bir taife-i hayvaniye olacak. Belki, 2
âyetinin işaretiyle
o hayvan, dâbbetü'l-arz denilen ağaç kurtlarıdır ki; insanların
kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına
kadar yerleşecek. Mü'minler iman bereketiyle ve sefahet ve su-i
istimalâttan tecennübleriyle kurtulmasına işareten, âyet, iman hususunda
o hayvanı konuşturmuş.
3 
4 
Sabık yirmi adet meselelere bir tetimme olarak
Üç Küçük Meseledir
BİRİNCİ MESELE
Rivayetlerde Hazret-i İsa Aleyhisselama "Mesih" namı verildiği
gibi her iki deccala dahi "Mesih" namı verilmiş ve bütün rivayetlerde
5 
denilmiş. Bunun hikmeti ve te'vili nedir?
Elcevap: Allahu a'lem, bunun hikmeti şudur ki: Nasıl ki emr-i İlâhî
ile İsa Aleyhisselâm, şeriat-ı Mûseviyede bir kısım ağır tekâlifi
kaldırıp şarap gibi bazı müştehiyâtı helâl etmiş; aynen öyle de,
büyük Deccal, şeytanın iğvâsı ve hükmüyle şeriat-ı İseviyenin ahkâmını
kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idare eden rabıtaları
bozarak anarşistliğe ve Ye'cüc ve Me'cüc'e zemin hazır eder. Ve
İslâm Deccalı olan "Süfyan" dahi, şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.)
ebedî bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleriyle kaldırmaya
çalışarak, hayat-ı beşeriyenin maddî ve mânevî rabıtalarını bozarak,
serkeş ve sarhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve
merhamet gibi nuranî zincirleri çözer, hevesat-ı müteaffine bataklığında
birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdat
bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki,
o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdattan başka zapt altına
alınamaz.
İKİNCİ MESELE
Rivayetlerde, her iki Deccalın harikulâde icraatlarından ve pek
fevkalâde iktidarlarından ve heybetlerinden bahsedilmiş. Hattâ bedbaht
bir kısım insanlar, onlara bir nevi ulûhiyet isnad eder diye haber
verilmiş. Bunun sebebi nedir?
Elcevap: 6 icraatları
büyük ve hârikulâde olması ise: Ekser tahribat ve hevesata sevkiyat
olduğundan, kolayca harikulâde öyle işler yaparlar ki, bir rivayette,
"Bir günleri bir senedir." Yani, bir senede yaptıkları işleri üç
yüz senede yapılmaz denilmiş. Ve iktidarları pek fevkalâde görülmesi
ise, dört cihet ve sebebi var:
Birincisi: İstidrac eseri olarak, müstebidâne olan koca
hükûmetlerinde, cesur orduların ve faal milletin kuvvetiyle vukua
gelen terakkiyat ve iyilikler haksız olarak onlara isnad edilmesiyle,
binler adam kadar bir iktidar onların şahıslarında tevehhüm edilmeye
sebep olur.
Halbuki, hakikaten ve kaideten, bir cemaatin hareketiyle vücuda
gelen müsbet mehâsin ve şeref ve ganimet o cemaate taksim edilir
ve efradına verilir. Ve seyyiat ve tahribat ve zayiat ise, reisinin
tedbirsizliğine ve kusurlarına verilir. Meselâ, bir tabur bir kaleyi
fethetse, ganimet ve şeref süngülerine aittir. Ve menfî tedbirlerle
zayiatlar olsa, kumandanlarına aittir.
İşte hak ve hakikatin bu düstur-u esasiyesine bütün bütün muhalif
olarak müsbet terakkiyat ve hasenat o müthiş başlara ve menfî icraat
ve seyyiat bîçare milletlerine verilmesiyle, nefret-i âmmeye lâyık
olan o şahıslar, istidrac cihetiyle, ehl-i gaflet tarafından bir
muhabbet-i umumiyeye mazhar olurlar.
İkinci cihet ve sebep: Her iki Deccal, âzamî bir istibdat
ve âzamî bir zulüm ve âzamî bir şiddet ve dehşetle hareket ettiklerinden,
âzamî bir iktidar görünür. Evet, öyle acip bir istibdat ki, kanunlar
perdesinde herkesin vicdanına ve mukaddesatına, hattâ elbisesine
müdahale ederler. (Zannederim, asr-ı âhirde İslâm ve Türk hürriyetperverleri,
bir hiss-i kablelvuku ile bu dehşetli istibdadı hissederek oklar
atıp hücum etmişler. Fakat çok aldanıp yanlış bir hedef ve hatâ
bir cephede hücum göstermişler.) Hem öyle bir zulüm ve cebir ki,
bir adamın yüzünden yüz köyü harap ve yüzer mâsumları tecziye ve
tehcir ile perişan eder.
Üçüncü cihet ve sebep: Her iki Deccal, Yahudinin İslâm
ve Hıristiyan aleyhinde şiddetli bir intikam besleyen gizli komitesinin
muavenetini ve kadın hürriyetlerinin perdesi altındaki dehşetli
bir diğer komitenin yardımını, hattâ İslâm Deccalı masonların komitelerini
aldatıp müzaheretlerini kazandıklarından, dehşetli bir iktidar zannedilir.
Hem bazı ehl-i velâyetin istihracatıyla anlaşılıyor ki, İslâm devletinin
başına geçecek olan Süfyanî Deccal ise, gayet muktedir ve dahi ve
faal ve gösterişi istemeyen ve şahsî olan şan ve şerefe ehemmiyet
vermeyen bir sadrâzam ve gayet cesur ve iktidarlı ve metin ve cevval
ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker bulur, onları
teshir eder. Onların fevkalâde ve dâhiyâne icraatlarını, riyasızlıklarından
istifade ile kendi şahsına isnat ve o vasıtayla koca ordunun ve
hükûmetin teceddüt ve inkılâp ve harb-i umumî inkılâbından gelen
şiddet-i ihtiyacın sevkiyle işledikleri terakkiyatı şahsına isnad
ettirerek şahsında pek acip ve harika bir iktidar bulunduğunu meddahlar
tarafından işâa ettirir.
Dördüncü cihet ve sebep: Büyük Deccalın, ispritizma nevinden
teshir edici hassaları bulunur. İslâm Deccalının dahi, bir gözünde
teshir edici manyetizma bulunur. Hattâ, rivayetlerde "Deccalın bir
gözü kördür"1 diye nazar-ı dikkati gözüne çevirerek Büyük Deccalın
bir gözü kör ve ötekinin bir gözü, öteki göze nisbeten kör hükmünde
olduğunu hadiste kaydetmekle, onlar kâfir-i mutlak bulunduğundan,
yalnız münhasıran bu dünyayı görecek bir tek gözü var ve âkıbeti
ve âhireti görebilecek gözleri olmamasına işaret eder.
Ben bir mânevî âlemde İslâm Deccalını gördüm. Yalnız birtek gözünde
teshirci bir manyetizma gözümle müşahede ettim ve onu bütün bütün
münkir bildim. İşte bu inkâr-ı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle
mukaddesata hücum eder. Avâm-ı nâs hakikat-ı hali bilmediklerinden,
harikulâde iktidar ve cesaret zannederler.
Hem şanlı ve kahraman bir millet, mağlûbiyeti hengâmında, böyle
istidraçlı ve şanlı ve talihli ve muvaffakiyetli ve kurnaz bir kumandanı
bulunduğundan, gizli ve dehşetli olan mâhiyetine bakmayarak, kahramanlık
damarıyla onu alkışlar, başına kor, seyyielerini örtmek ister. Fakat
kahraman ve mücahid ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur-u iman
ve Kur'ân ışığıyla hakikat-ı hali göreceği ve o kumandanın çok dehşetli
tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılır.
ÜÇÜNCÜ KÜÇÜK MESELE
Medâr-ı ibret üç hadisedir.
Birinci hadise: Bir zaman, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü
Vesselâm, Hazret-i Ömer Radıyallahu Anh'a Yahudi çocukları içinde
birisini gösterdi, "İşte sureti" dedi. Hazret-i Ömer Radiyallahu
Anh, "Öyleyse ben bunu öldüreceğim" dedi. Ferman etti: "Eğer bu
Süfyan ve İslâm Deccalı olsa, sen öldüremezsin; eğer o olmazsa,
onun suretiyle öldürülmez."2
Bu rivayet işaret eder ki, onun sureti, hâkimiyeti zamanında çok
şeylerde görüneceği gibi, kendisi Yahudiler içinde tevellüt edecek.
Gariptir ki, onun suretindeki bir çocuğu katledecek derecede ona
hiddet ve adavet eden Hazret-i Ömer (Radıyallahu Anh), o Süfyan'ın
en çok beğendiği ve takdir ettiği ve çok defa ondan senâkârâne bahsedeceği
bir memdûhu Hazret-i Ömer'le çıkmış.
İkinci hadise: O İslâm Deccalı, "Sûre-i 1
mânâsını merak
edip soruyor" diye çoklar nakletmişler.
Gariptir ki, bu sûrenin akîbinde olan 2
sûresinde 3
cümlesi, onun aynı
zamanına ve şahsına cifirle ve mânâsıyla işaret ettiği gibi, ehl-i
salâta ve camilere tâğiyâne tecavüz edeceğini gösteriyor. Demek
o istidraçlı adam, küçük bir sûreyi kendiyle alâkadar hisseder.
Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.
Üçüncü hadise: Bir rivayette, "İslâm Deccalı Horasan taraflarından
zuhur edecek"4 denilmiş.
5
bunun bir tevili şudur ki: Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli
kavmi ve İslâmiyetin en kahraman ordusu olan Türk milleti, o rivayet
zamanında Horasan taraflarında bulunup daha Anadolu'yu vatan yapmadığından,
o zamandaki meskenini zikretmekle Süfyanî Deccal onların içinde
zuhur edeceğine işaret eder.
Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İslâmiyetin
ve Kur'ân'ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan
Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine
karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir.
Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden
anlaşılıyor.
Birinci esas: Güya bende tefahur ve hodfuruşluk var ve
kendimi müceddit biliyorum.
Ben bütün kuvvetimle bunu reddederim. Hem mehdîlik isnadını hiç
kabul etmediğime bütün kardeşlerim şehadet ederler. Hattâ Denizli'deki
ehl-i vukuf "Eğer Said mehdîliğini ortaya atsa bütün şakirtleri
kabul edecek" dediklerine mukabil, Said, itiraznamesinde demiş ki:
"Ben Seyyid değilim. Mehdi Seyyid olacak" diye onları reddetmiş.
İkinci esas: Neşriyatı gizlemesi-gizli düşmanlar yanlış
mânâ verdirmesin. Yoksa siyasete ve dünya âsâyişine temas cihetiyle
değildir. Hem eski harfle teksir makinesini bir bahane bulmasınlar.
Mustafa Kemal'e karşı Nurun tokadı ise HAŞİYE altı mahkeme ve Ankara
makamatı bilmiş, ilişmemişler ve bize beraat verdiler ve Beşinci
Şuâ ile beraber bütün kitaplarımızı iade ettiler. Hem onun fenalığını
göstermek, ordunun kıymetini muhafaza etmek içindir. Bir şahsı sevmemesi,
orduyu muhabbetkârane senâ içindir.
Üçüncüsü: "Emniyeti ihlâle teşvik ediyor" demesine mukabil,
yirmi sene zarfında, yüz bin adam Nurcuların, yüz bin nüsha Nur
risalelerinin altı mahkemede ve on vilâyette emniyeti ihlâle ve
âsâyişi bozmaya dair, on vilâyetin zabıtaları ve altı mahkeme hiçbir
maddeyi kaydetmemesi ve bulmaması, bu acîp ithamı çürütüyor. Bu
yeni iddianamede üç mahkemenin bize beraat verdikleri aynı noktalara
ait ve cevapları mükerreren verilmiş, ehemmiyetsiz birkaç meseleye
cevap vermek mânâsızdır. O meselelerle bizi itham etmek, ondan bize
beraat veren Ankara Ağırceza ve Denizli ve Eskişehir mahkemelerini
itham etmek hükmünde olmasından, cevabını onlara bırakıyorum. Ve
ondan başka da iki üç mesele var.
Birisi: İki sene Denizli ve Ankara Ağırceza Mahkemelerinde
inceden inceye tetkikden sonra bize beraat verip o kitabı bize iade
ettikleri halde, o Beşinci Şuânın bir iki meselesini, ölmüş gitmiş
bir kumandana tatbik edip bize suç gösteriyor. Biz dahi deriz:
Ölmüş gitmiş, hükümetten alâkası kesilmiş bir şahıs aleyhinde tatbik
edilebilen küllî bir haklı tenkidi hiçbir kanun suç saymaz.
Hem küllî bir tevil mânâsından makam-ı iddia cerbezesiyle o kumandana
bir hisse çıkarıp ona tatbik etmiş. Böyle yüzde bir adam ancak fehmeden
bir mânâ mahrem ve gizli bir risalede bulunmasını hiçbir kanun suç
sayamaz. Hem o risale harika bir tarzda müteşabih hadislerin tevillerini
beyan etmiş. O beyan otuz kırk sene evvel olduğu ve üç mahkemeye
ve mahkemenize ve Ankara'nın altı makamatına üç sene zarfında iki
defa takdim edilip tenkit görmeyen müdafaa ve itiraznamemde kat'î
cevap verildiği halde, o hadîsin hakikatini beyan sadedinde bir
kusurlu şahsa mutabık çıkmasını hiçbir kanun suç sayamaz.
Hem o şahsı tenkit, o içinde bulunduğu ve kusurlara sebep olduğu
bir inkılâbın hasenatı yalnız onun değil, belki ordunun ve hükûmetindir.
Onun da yalnız bir hissesi var. Onun kusurları için onu tenkit etmek
elbette bir suç olmadığı gibi, inkılâba hücum ediyor denilemez.
Hem bu kahraman milletin ebedî bir medar-ı şerefi ve Kur'ân ve cihad
hizmetinde dünyada pırlanta gibi pek büyük bir nişanı ve kılıçlarının
pek büyük ve antika bir yâdigârı olan Ayasofya Camiini puthaneye
ve Meşîhat Dairesini kızların lisesine çeviren bir adamı sevmemek
bir suç olması imkânı var mı?
İddianamede sebeb-i itham ikinci mesele:
Üç mahkemede ondan beraat kazandığımız ve kırk sene evvel bir hadîsin
harika tevilini beyan ederken, cin ve insin Şeyhülislâmı Zembilli
Ali Efendinin "Şapkayı şaka ile dahi başa koymaya hiç bir cevaz
yok" demesiyle beraber, bütün şeyhülislâmlar ve bütün ulema-i İslâm
cevazına müsaade etmedikleri halde, avâm-ı ehl-i iman onu giymeye
mecbur olduğu zaman, o büyük allâmelerin adem-i müsaadeleri ile,
onlar tehlikede, yani ya dinini bırakmak, ya isyan etmek vaziyetinde
iken, kırk sene evvel Beşinci Şuânın bir fıkrası, "Şapka başa gelecek,
secdeye gitme diyecek. Fakat baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek,
inşaallah Müslüman edecek" demesiyle, avâm-ı ehl-i imanı hem isyan
ve ihtilâlden, hem ihtiyarıyla imanını ve dinini bırakmaktan kurtardığı;
ve hiçbir kanun münzevîlere böyle şeyleri teklif etmediği; ve yirmi
senede altı hükûmet beni onu giymeye mecbur etmediği; ve bütün memurlar
dairelerinde ve kadınlar ve çocuklar ve camidekiler ve ekser köylüler
onu giymeye mecbur olmadıkları; ve şimdi resmen askerin başından
kalktığı; ve örme ve bere çok vilâyetlerde yasak olmadığı halde,
hem benim, hem kardeşlerimin bir sebeb-i ithamımız gösterilmiş.
Acaba dünyada hiçbir kanun, hiçbir maslahat, hiçbir usul bu pek
mânâsız ithamı bir suç sayabilir mi?
Üçüncü medar-ı itham: Emirdağı'nda emniyeti ihlâle teşviktir.
Buna karşı itiraz ise:
Evvelâ: Buradaki mahkemeye, hem Ankara'nın altı makamatına bu mahkemenin
malûmat ve müsaadesiyle verilen ve cerh edilmeyen itiraznamedir.
Onu aynen şimdi iddianameye karşı itiraz olarak izhar ediyorum.
Saniyen: Emirdağı'nda, orada bütün benimle konuşan zatların şehadetleriyle
ve ahalinin ve zabıtanın tasdikiyle, beraatimden sonra bütün kuvvetimle
inzivamda dünya siyasetine karışmaktan çekinmişim. Hattâ telifi
ve muhabereyi de bırakmıştım. Yalnız tekrarat-ı Kur'âniye ve meleklere
dair iki nükteden başka telif etmedim. Ve haftada bir mektup bir
yere Nurlara teşvik için yazardım. Hattâ müftü olan öz kardeşime
ve yirmi sene yanımda talebelik eden ve beni çok merak eden ve bayram
tebrikleri yazan o biraderime üç senede üç dört mektup yazdım. Memleketimdeki
biraderime yirmi senede hiç yazmadığım halde, iddianamede beni emniyeti
ihlâl suçu ile itham edip ve cerbeze ile eski nakaratı tazeleyerek
"İnkılâba karşı geliyor" demiş. Buna karşı deriz:
Yirmi sene zarfında yirmi bin Nur nüshalarını merak ve kabul ile
okuyan yirmi bin, belki yüz bin adamdan altı mahkeme ve alâkadar
on vilâyetin zabıtaları emniyeti ihlâle dair hiçbir maddeyi kaydetmemesi
gösteriyor ki, hakkımızda binler ihtimalden ancak bir tek ihtimalle
bir imkâna, kat'î vukuat nazarıyla bakıyor. Halbuki iki üç ihtimalden
bir ihtimal olsa, eseri görülmezse, hiçbir suç olmaz. Hem binler
ihtimalden bir ihtimal değil, belki her adam, hem aleyhime hücum
eden müddeî çok adamları öldürebilir, anarşist ve komünist hesabına
emniyeti, âsâyişi bozabilir, emniyeti ihlâl edebilir. Demek böyle
pek acip ve ifratkârâne imkânatı vukuat yerinde istimal etmek, adliyeye
ve kanuna karşı ihanettir.
Hem her hükûmette muhalifler bulunur. Yalnız fikren muhalefet bir
suç olmaz. Hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. Ve bilhassa vatan ve
millete zararsız çok hizmeti ve faydası bulunan ve sonra hayat-ı
içtimaiyeye karışmayan ve tecrid-i mutlakta yaşattırılan ve eserleri
âlem-i İslâmın en mühim merkezlerinde kemâl-i takdir ve tahsinle
karşılanan HAŞİYE bir adam hakkında bu pek acip ve asılsız ithamları
yapanlar, anarşilik, belki komünistlik hesabına bilmeyerek istimal
ediliyor diye endişe ediyoruz.
Bazı emârelerle bildim ki, gizli düşmanlarımız Nurun kıymetini
düşürmek fikriyle, siyaset mânâsını hatırlatan mehdîlik dâvâsını
tevehhüm ile, güya Nurlar buna bir âlettir diye çok asılsız bahaneleri
araştırıyorlar. Belki benim şahsıma karşı bu işkenceler, bu evhamlarından
ileri geliyor. Ben o gizli zâlim düşmanlara ve onları aleyhimizde
dinleyenlere derim: Hâşâ! Sümme hâşâ! Hiç bir vakit böyle haddimden
tecavüz edip iman hakikatlerini şahsiyetime bir makam-ı şan ve şeref
kazandırmaya âlet etmediğime bu yetmiş beş, hususan otuz senelik
hayatım ve yüz otuz Nur Risaleleri ve benimle tam arkadaşlık eden
binler zatlar şehadet ederler.
Evet, Nur şakirtleri biliyorlar ve mahkemelerde hüccetlerini göstermişim
ki, şahsıma değil bir makam, şan ve şeref ve şöhret vermek ve uhrevî
ve mânevî bir mertebe kazandırmak, belki bütün kanaat ve kuvvetimle
ehl-i imana bir hizmet-i imaniye yapmak için, değil yalnız dünya
hayatımı ve fâni makamatımı, belki-lüzum olsa-âhiret hayatımı ve
herkesin aradığı uhrevî bâki mertebeleri feda etmeyi, hattâ cehennemden
bazı bîçareleri kurtarmaya vesile olmak için-lüzum olsa-Cenneti
bırakıp Cehenneme girmeyi kabul ettiğimi hakikî kardeşlerim bildikleri
gibi, mahkemelerde dahi bir cihette ispat ettiğim halde, beni bu
ithamla Nur ve iman hizmetime bir ihlâssızlık isnad etmekle ve Nurların
kıymetlerini tenzil etmekle, milleti onun büyük hakikatlerinden
mahrum etmektir.
Acaba bu bedbahtlar dünyayı ebedî ve herkesi kendileri gibi dini
ve imanı dünyaya âlet ediyor tevehhümüyle dünyadaki ehl-i dalâlete
meydan okuyan ve hizmet-i imaniye yolunda hem dünyevî
hem-lüzum olsa-uhrevî hayatlarını feda eden ve mahkemelerde dâvâ
ettiği gibi, bir tek hakikat-i imaniyeyi dünya saltanatıyla değiştirmeyen
ve siyasetten ve siyasî mânâsını işmam eden maddî ve mânevî mertebelerden
ihlâs sırrıyla bütün kuvvetiyle kaçan ve yirmi sene emsalsiz işkencelere
tahammül edip siyasete meslek itibarıyla tenezzül etmeyen ve kendini
nefsi itibarıyla talebelerinden çok aşağı bilen ve onlardan daima
himmet ve dua bekleyen ve kendi nefsini çok bîçare ve ehemmiyetsiz
itikad eden bir adam hakkında, bazı hâlis kardeşleri, Risale-i Nur'dan
aldıkları fevkalâde kuvve-i imaniyeye mukabil, onun tercümanı olan
o bîçareye, tercümanlık münasebetiyle Nurların bazı faziletlerini
hususî mektuplarında ona isnad etmeleri ve hiçbir siyaset hatırlarına
gelmeyerek, âdete binaen, insanlar sevdiği âdi bir adama da "Sultanımsın,
velînimetimsin" demeleri nev'inden yüksek makam vermeleri ve haddinden
bin derece ziyade hüsn-ü zan etmeleri ve eskiden beri üstad ve talebeler
mâbeyninde câri ve itiraz edilmeyen makbul bir âdetle teşekkür mânâsında
pek fazla medh ü senâ etmeleri ve eskiden beri makbul kitapların
âhirlerinde mübalâğa ile medhiyeler ve takrizler yazılmasına binaen,
hiç bir cihetle suç sayılabilir mi? Gerçi mübalâğa itibariyle hakikate
bir cihette muhaliftir; fakat kimsesiz, garip ve düşmanları pek
çok ve onun yardımcılarını kaçıracak çok esbab varken, insafsız
çok muterizlere karşı sırf yardımcılarının kuvve-i mâneviyelerini
takviye etmek ve kaçmaktan kurtarmak ve mübalâğalı medhedenlerin
şevklerini kırmamak için, onların bir kısım medihlerini Nurlara
çevirip bütün bütün reddetmediği halde, onun bu yaşta ve kabir kapısındaki
hizmet-i imaniyesini dünya cihetine çevirmeye çalışan bazı resmî
memurların ne derece haktan, kanundan, insaftan uzak düştükleri
anlaşılır. Son sözüm, 1 dur.
Said Nursî
DÖRDÜNCÜ SUALİNİZİN MEÂLİ:
Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm Deccalı öldürdükten sonra,
insanlar ekseriyetle din-i hakka girerler. Halbuki, rivayetlerde
gelmiştir ki, "Yeryüzünde Allah Allah diyenler bulundukça kıyamet
kopmaz."1
Böyle umumiyetle imana geldikten sonra nasıl umumiyetle küfre giderler?
Elcevap: Hadis-i sahihte rivayet edilen, "Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın
geleceğini ve şeriat-i İslâmiye ile amel edeceğini, Deccalı öldüreceğini"
imanı zayıf olanlar istib'ad ediyorlar. Onun hakikati izah edilse,
hiç istib'ad yeri kalmaz. Şöyle ki:
O hadisin ve Süfyan ve Mehdî hakkındaki hadislerin 2
ifade ettikleri mânâ budur ki:
Âhirzamanda, dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak:
Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.)
inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına
geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır. Ona karşı,
Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet
ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde
bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi
öldürüp dağıtacaktır.
İkinci cereyan ise: Tabiiyyun, maddiyyun felsefesinden
tevellüt eden bir cereyan-ı nemrudâne, gittikçe âhirzamanda felsefe-i
maddiye vasıtasıyla intişar ederek kuvvet bulup, Ulûhiyeti inkâr
edecek bir dereceye gelir. Nasıl bir padişahı tanımayan ve ordudaki
zâbitan ve efrad onun askerleri olduğunu kabul etmeyen vahşî bir
adam, herkese, her askere bir nevi padişahlık ve bir gûnâ hâkimiyet
verir.
Öyle de, Allah'ı inkâr eden o cereyan efradları, birer küçük Nemrud
hükmünde nefislerine birer rububiyet verir. Ve onların başına geçen
en büyükleri, ispritizma ve manyetizmanın hâdisâtı nev'inden müthiş
harikalara mazhar olan Deccal ise, daha ileri gidip, cebbârâne surî
hükûmetini bir nevi rububiyet tasavvur edip ulûhiyetini ilân eder.
Bir sineğe mağlûp olan ve bir sineğin kanadını bile icad edemeyen
âciz bir insanın ulûhiyet dâvâ etmesi ne derece ahmakçasına bir
maskaralık olduğu malûmdur.
İşte böyle bir sırada, o cereyan pek kuvvetli göründüğü bir zamanda,
Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın şahsiyet-i mâneviyesinden ibaret olan
hakikî İsevîlik dini zuhur edecek, yani rahmet-i İlâhiyenin semâsından
nüzul edecek, halihazır Hıristiyanlık dini o hakikate karşı tasaffi
edecek, hurafattan ve tahrifattan sıyrılacak, hakaik-i İslâmiye
ile birleşecek, mânen Hıristiyanlık bir nevi İslâmiyete inkılâp
edecektir. Ve Kur'ân'a iktida ederek, o İsevîlik şahs-ı mânevîsi
tâbi ve İslâmiyet metbû makamında kalacak, din-i hak bu iltihak
neticesinde azîm bir kuvvet bulacaktır.
Dinsizlik cereyanına karşı ayrı ayrı iken mağlûp olan İsevîlik
ve İslâmiyet, ittihad neticesinde dinsizlik cereyanına galebe edip
dağıtacak istidadında iken, âlem-i semâvatta cism-i beşerîsiyle
bulunan şahs-ı İsâ Aleyhisselâm, o din-i hak cereyanının başına
geçeceğini, bir Muhbir-i Sadık, bir Kadîr-i Külli Şeyin vaadine
istinad ederek haber vermiştir. Madem haber vermiş, haktır. Madem
Kadîr-i Külli Şey vaad etmiş, elbette yapacaktır.
Evet, her vakit semâvattan melâikeleri yere gönderen ve bazı vakitte
insan suretine vaz' eden (Hazret-i Cibril'in Dıhye suretine girmesi
gibi) ve ruhanîleri âlem-i ervahtan gönderip beşer suretine temessül
ettiren, hattâ ölmüş evliyaların çoklarının ervahlarını cesed-i
misaliyle dünyaya gönderen bir Hakîm-i Zülcelâl, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmı,
İsâ dinine ait en mühim bir hüsn-ü hâtimesi için, değil semâ-i dünyada
cesediyle bulunan ve hayatta olan Hazret-i İsâ, belki âlem-i âhiretin
en uzak köşesine gitseydi ve hakikaten ölseydi, yine şöyle bir netice-i
azîme için ona yeniden ceset giydirip dünyaya göndermek, o Hakîmin
hikmetinden uzak değil. Belki onun hikmeti öyle iktiza ettiği için
vaad etmiş ve vaad ettiği için elbette gönderecek.
Hazret-i İsâ Aleyhisselâm geldiği vakit, herkes onun hakikî İsâ
olduğunu bilmek lâzım değildir. Onun mukarreb ve havassı, nur-u
imanla onu tanır. Yoksa, bedâhet derecesinde herkes onu tanımayacaktır.
Sual: Rivayetlerde 1 gelmiş
ki, "Deccalın bir yalancı cenneti var; kendine tâbi olanları ona
atar. Hem yalancı bir cehennemi var; tâbi olmayanları ona atar.
Hattâ o kendi merkebinin de bir kulağını cennet gibi, bir kulağını
da cehennem gibi yapmış. Azamet-i bedeniyesi bu kadardır, şu kadardır"
diye tarifat var.
Elcevap: Deccalın şahs-ı surîsi insan gibidir. Mağrur,
firavunlaşmış, Allah'ı unutmuş olduğundan, surî, cebbârâne olan
hâkimiyetine ulûhiyet namını vermiş bir şeytan-ı ahmaktır ve bir
insan-ı dessastır. Fakat şahs-ı mânevîsi olan dinsizlik cereyan-ı
azîmi pek cesîmdir. Rivayetlerde Deccala ait tavsifât-ı müthişe
ona işaret eder. Bir vakit Japonya'nın Başkumandanının resmi, bir
ayağı Bahr-i Muhitte, diğer ayağı on günlük mesafedeki Port Arthur
Kalesinde tasvir edilmiş; o küçük Japon Kumandanının bu surette
tasviriyle, ordusunun şahs-ı mânevîsi gösterilmiş.
Amma Deccalın yalancı cenneti ise, medeniyetin cazibedar lehviyâtı
ve fantaziyeleridir. Merkebi ise, şimendifer gibi bir vasıtadır
ki, bir başında ateş ocağı bulunur; kendine tâbi olmayanları bazan
ateşe atar. O merkebin bir kulağı, yani diğer başı cennet gibi tefriş
edilmiş; tâbi olanları oraya oturtur. Zaten sefih ve gaddar medeniyetin
mühim bir merkebi olan şimendifer, ehl-i sefahet ve dünya için yalancı
bir cennet getirir; biçare ehl-i diyanet ve ehl-i İslâm için, medeniyet
elinde cehennem zebanîsi gibi tehlike getirir, esaret ve sefalet
altına atar.
İşte, İsevîliğin din-i hakikîsi zuhur ile ve İslâmiyete inkılâp
etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nurunu neşreder.
Fakat, yine kıyamet kopmasına yakın, tekrar bir dinsizlik cereyanı
başgösterir, galebe eder ve "El-hükmü li'l-ekser" kaidesince, yeryüzünde
Allah Allah diyecek kalmayacak; yani, ehemmiyetli bir cemaat küre-i
arzda mühim bir mevkie sahip olacak bir surette Allah Allah denilmeyecek
demektir. Yoksa, ekalliyette kalan veyahut mağlûp düşen ehl-i hak
kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı ânında,
kıyametin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak,
ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin
başına kopacaktır.
Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: "Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi
nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın
ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i
beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır."1
Felillâhilhamd,
1 
duası-umum ümmet, umum namazında, günde beş defa tekrar ettikleri
bu dua-bilmüşahede kabul olmuştur ki, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâm, Âl-i İbrahim Aleyhisselâm gibi öyle bir vaziyet almış
ki, umum mübarek silsilelerin başında, umum aktar ve âsârın mecmalarında
o nuranî zatlar kumandanlık ediyorlar. HAŞİYE Ve öyle bir kesrettedirler
ki, o kumandanların mecmuu, muazzam bir ordu teşkil ediyorlar. Eğer
maddî şekle girse ve bir tesanütle bir fırka vaziyetini alsalar,
İslâmiyet dinini milliyet-i mukaddese hükmünde rabıta-i ittifak
ve intibah yapsalar, hiçbir milletin ordusu onlara karşı dayanamaz.
İşte, o pek kesretli o muktedir ordu, Âl-i Muhammed Aleyhissalâtü
Vesselâmdır ve Hazret-i Mehdînin en has ordusudur.
Evet, bugün tarih-i âlemde hiçbir nesil, şecere ile ve senetlerle
ve an'ane ile birbirine muttasıl ve en yüksek şeref ve âli hasep
ve asil neseple mümtaz hiçbir nesil yoktur ki, Âl-i Beytten gelen
seyyidler nesli kadar kuvvetli ve ehemmiyetli bulunsun. Eski zamandan
beri bütün ehl-i hakikatin fırkaları başında onlar ve ehl-i kemâlin
namdar reisleri yine onlardır. Şimdi de, kemiyeten milyonları geçen
bir nesl-i mübarektir. Mütenebbih ve kalbleri imanlı ve muhabbet-i
Nebevî ile dolu ve cihandeğer şeref-i intisabıyla serfirazdırlar.
Böyle bir cemaat-i azîme içindeki mukaddes kuvveti tehyiç edecek
ve uyandıracak hâdisât-ı azîme vücuda geliyor. Elbette o kuvvet-i
azîmedeki bir hamiyet-i âliye feveran edecek ve Hazret-i Mehdî başına
geçip tarik-i hak ve hakikate sevk edecek. Böyle olmak ve böyle
olmasını, bu kıştan sonra baharın gelmesi gibi, âdetullahtan ve
rahmet-i İlâhiyeden bekleriz ve beklemekte haklıyız.
Afyon Müddeiumumîsi ve Mahkeme Reisi ve âzâlarına
Denizli'nin adliyesine hukukumu müdafaa için arz ettiğim Dokuz
Esası aynen size de takdim ediyorum.
Yirmi senedir hayat-ı içtimaiyeyi ve bilhassa böyle resmî
ve ince ve siyasî hayatı terk etmişim. O hallere karşı alınması
lâzım gelen vaziyeti bilmiyorum ve düşünmüyorum ve düşünmesi beni
cidden incitiyor. Fakat mecburiyetle başka mahkemede insafsız
bir zâtın intizamsız ve mükerrer ve lüzumsuz pek çok suallerine
verdiğim cevapların hâtimesi ve hülâsası olan bu intizamsız müdafaatım
ve istidamda belki sadet harici ve lüzumsuz tekrarat ve intizamsızlık
ve aleyhime dönecek şiddetli tabirler ve bilmediğim yeni kanunlara
muhalif ifadeler bulunabilir. Fakat madem hakikat üzere gidiyor;
hakikatın hatırı için o kusurlara bakmamak gerektir. O istida
ve müdafaatım Dokuz Esas üzerine gidiyor.
Birincisi: Madem, hükûmet-i cumhuriye, cumhuriyetteki
hürriyet-i vicdan düsturuyla, dinsizlere ve sefahetçilere ilişmiyor.
Elbette, dindarlara ve takvâcılara da ilişmemek gerektir. Ve madem
dinsiz bir millet yaşamaz ve Asya din noktasında Avrupa'ya benzemez
ve İslâmiyet, hayat-ı şahsiye ve uhreviye cihetinde Hıristiyanlığa
uymaz ve dinsiz bir Müslüman başka dinsizler gibi olmaz. Ve bu bin
seneden beri dünyayı diyanetiyle ışıklandıran ve bütün dünyanın
tehacümatına karşı salâbet-i diniyesini kahramanâne müdafaa eden
bu vatandaki milletin bir ihtiyac-ı fıtrîsi hükmüne geçen diyanet,
salâhat ve bilhassa iman hakikatlerinin öğrenmesi yerlerine hiçbir
terakkiyat, hiçbir medeniyet tutamaz. Ve o ihtiyacı onlara unutturamaz.
Elbette bu vatandaki millete hükmeden bir hükûmet, Risale-i Nur'a
adalet ve kanun ve âsâyiş cihetinde ilişemez ve iliştirmemeli.
İkinci esas: Madem bir şeyi reddetmek başkadır ve onunla
amel etmemek bütün bütün başkadır. Ve her hükûmette şiddetli muhalifler
bulunur. Ve Mecusi hâkimiyeti altında Müslümanlar ve hükûmet-i İslâmiye-i
Ömeriyede Yahudiler ve Hıristiyanlar bulunması ve âsâyişe ve idareye
ilişmeyenin hürriyet-i şahsiyesi her hükûmette vardır ve ilişilmez.
Ve hükûmet ele bakar, kalbe bakmaz. Ve madem âsâyişe ve idareye
ve siyasete ilişmek isteyen herhalde hiç şüphesiz gazetelerle ve
dünya hâdisâtı ile alâkadar olacak, tâ kendine yardım eden cereyanları
ve vaziyetleri ve hâdisâtı bilsin, tâ yanlış ayağını atmasın. Ve
Risale-i Nur ise, şakirtlerini o derece men etmiş ki, benim yakın
dostlarım biliyorlar ki, yirmi beş senedir, değil gazeteleri okumak,
belki sormasını ve merak etmesini ve düşünmesini bana terk ettirmiş.
Şimdi on senedir kat'iyen dünya cereyanlarından ve vaziyetlerinden,
Alman'ın mağlûbiyeti ve bolşeviğin istilâsından başka hiçbir haber
almayacak derecede beni hayat-ı içtimaiyeden çekmiş. Elbette ve
elbette, hikmet-i hükûmet ve kanun-u siyaset ve düstur-u adâlet
bana ve benim gibi kardeşlerime ilişemez. Ve ilişen, herhalde ya
evhamından, ya garazından veya inadından ilişir.
Üçüncü esas: Sabık mahkememizde bir müddeiumumînin yanlış
bir mânâ ile Beşinci Şuâya dair suallerinde kanun hesabına değil,
belki bir ölmüş şahsın dostluğu taassubu hesabına mânâsız ve lüzumsuz
itirazları sebebiyle bu gelecek uzunca tafsilâtı vermeye mecbur
oldum.
Evvelâ: Bu Beşinci Şuâyı hükümetin eline geçmeden evvel
biz mahrem tutuyorduk. Hem bütün
taharrilerde bende bulunmadı. Hem maksadı yalnız avâmın imanlarını
şüphelerden ve müteşabih hadisleri inkârdan kurtarmaktır. Dünya
cihetine üçüncü, dördüncü derecede, dolayısıyla bakar. Hem verdiği
haberler doğrudur. Hem ehl-i siyaset ve dünya ile mübareze etmiyor,
yalnız ihbar eder. Hem şahısları tayin etmiyor. Küllî bir surette,
bir hakikat-i hadîsiyeyi beyan eder. Fakat, o küllî hakikati bu
asırdaki dehşetli bir şahsa tam tatbik etmişler. Onun için bu senelerde
yeni telif edilmiş zannıyla itiraz ettiler. Hem o risalenin aslı,
Dârü'l-Hikmetten daha eskidir. Yalnız bir zaman sonra tanzim edildi,
Risale-i Nur'a girdi. Şöyle ki:
Bundan kırk sene evvel ve Hürriyetten bir sene evvel İstanbul'a
geldim. O zaman Japonya'nın Başkumandanı, İslâm ulemasından dinî
bazı sualler sormuştu. Onları İstanbul hocaları benden sordular.
Hem çok şeyleri o münasebetle sual ettiler.
Ezcümle, bir hadiste, "Âhir zamanda dehşetli bir şahıs sabah kalkar,
alnında 'Hâzâ kâfirün' yazılmış bulunur" diye hadis var deyip benden
sordular. Dedim: "Bir acîp şahıs bu milletin başına geçer ve sabah
kalkar, başına şapka giyer ve giydirir."
Bu cevaptan sonra bunu sordular: "Acaba o zaman onu giyen kâfir
olmaz mı?" Dedim: "Şapka başa gelecek, secdeye gitme diyecek. Fakat,
baştaki iman o şapkayı da secdeye getirecek, inşaallah Müslüman
edecek."
Sonra dediler: "Aynı şahıs bir su içecek, onun eli delinecek ve
bu hadise ile 'Süfyan' olduğu bilinecek." Ben de cevaben dedim:
"Bir darb-ı mesel var. Çok israflı adama eli deliktir denilir. Yani
elinde mal durmuyor, akıyor, zâyi oluyor deniliyor. İşte o dehşetli
adam bir su olan rakıya müptelâ olup, onunla hasta olacak ve kendisi
hadsiz israfata girecek, başkalarını da alıştıracak."
Sonra birisi sordu ki: "O öldüğü zaman İstanbul'da dikili taşta
şeytan dünyaya bağıracak ki, filân öldü." O vakit ben dedim: "Telgrafla
haber verilecek." Fakat bir zaman sonra, radyo çıkmış işittim. Eski
cevabım tam değilmiş bildim. Sekiz sene sonra Dârü'l-Hikmette iken
dedim: "Şeytan gibi radyoyla dünyaya işittirecek."
Sonra sedd-i Zülkarneyn ve Ye'cüc ve Me'cüc ve dâbbetü'l-arz ve
Deccal ve nüzûl-ü İsa (a.s.) hakkında sualler sormuşlardı. Ben de
cevap vermiştim. Hattâ eski risalelerimde onlar kısmen yazılmışlar.
Bir zaman sonra Mustafa Kemal iki defa şifre ile Van vilâyetinin
eski valisi ve benim dostum Tahsin Beyin vasıtasıyla beni, neşredilen
Hutuvât-ı Sitte'ye mükâfaten taltif için Ankara'ya celb etti, gittim.
Şeyh Sinusî Kürtçe lisanı bilmediğinden, beni onun yerinde üç yüz
lira maaşla vilâyât-ı şarkıye vâiz-i umumîsi, hem meb'us, hem Diyanet
Riyaseti dairesinde, Dârü'l-Hikmet âzâlarıyla beraber, eski vazifemle
memnun etmek ve benim Van'da temelini attığım Medresetü'z-Zehrâ
ve şark dârülfünunuma Sultan Reşad'ın verdiği on dokuz bin altın
lira, iki yüz mebus içinde yüz altmış üç mebusun imzasıyla yüz elli
bin banknota iblâğ edilerek kabul edildiği halde, ben Beşinci Şuâ
aslının verdiği haberin bir kısmını, orada bir adamda gördüm. Mecburiyetle
o çok ehemmiyetli vazifeleri bıraktım. Ve "Bu adamla başa çıkılmaz,
mukabele edilmez" diye, dünyayı ve siyaseti ve hayat-ı içtimaiyeyi
terk edip yalnız imanı kurtarmak yolunda vaktimi sarf ettim. Fakat
bazı zâlim ve insafsız memurlar, bana dünyaya bakacak iki üç risaleyi
yazdırdılar.
Sonra bazı zâtlar, âhirzaman hâdisatını haber veren müteşabih hadîsleri
suâl etmek münasebetiyle, o eski risalenin aslını tanzim ettim.
Risale-i Nur'un Beşinci Şuâsı namını aldı. Risale-i Nur'un numaraları,
telif tertibiyle değil. Meselâ, Otuz Üçüncü Mektup, Birinci Mektuptan
daha evvel telif edilmiş ve bu Beşinci Şuânın aslı ve Risale-i Nur'un
bir kısım eczaları, Risale-i Nur'dan evvel telif edilmiş. Her ne
ise... Bu makamda bir müddeiumumînin, Mustafa Kemal'e dostluğu taassubuyla,
kanunsuz ve lüzumsuz ve yanlış itiraz ve sualleri beni bu sadet
harici gibi izahatı vermeye mecbur eyledi. Ben onun, adliye kanunu
namına tamamen şahsî ve kanunsuz bir sözünü misal olarak beyan ediyorum.
Dedi: "Beşinci Şuâda sen hiç kalben nedamet etmedin mi ki, onu
rakıdan ve şaraptan su tulumbası gibi tâbirlerle tezyif etmişsin?"
Ben onun bütün bütün mânâsız ve yanlış ve dostluk taassubuna mukabil
derim: Kahraman ordunun zaferi ve şerefi ona verilmez, yalnız onun
bir hissesi olabilir. Nasıl ki ordunun ganimeti, malları, erzakları
bir kumandana verilse zulümdür, dehşetli bir haksızlıktır.
Evet nasıl o insafsız, o çok kusurlu adamı sevmemekle beni itham
etti, âdeta vatan hâini yaptı. Ben de onu, orduyu sevmemekle itham
ediyorum. Çünkü bütün şerefi ve mânevî ganimeti o dostuna verip,
orduyu şerefsiz bırakıyor. Hakikat ise, müsbet şeyler, haseneler,
iyilikler cemaate, orduya tevzi edilir ve menfîler ve tahribat ve
kusurlar başa verilir. Çünkü birşeyin vücudu, bütün şeraitin ve
erkânının vücudu ile olur ki, kumandan yalnız bir şarttır. Ve o
şeyin ademi ve bozulması ise, bir şartın ademiyle ve bir rüknün
bozulmasıyle olur, mahvolur, bozulur. O fenalık başa ve reise verilebilir.
İyilikler ve haseneler, ekseriyetle müsbet ve vücudîdir. Başlar
sahip çıkamazlar. Fenalıklar ve kusurlar, ademîdir ve tahribîdir.
Reisler mes'ul olurlar. Hak ve hakikat böyle iken, nasıl ki bir
aşiret fütuhat yapsa, "Aferin Hasan Ağa"; mağlûp olsa "Aşirete Tuh"
diye aşiret tezyif edilse, bütün bütün hakikatin aksine hükmedilir.
Aynen öyle de, beni itham eden o müddeî bütün bütün hak ve hakikatin
aksine bir hatâsıyla, güya adliye namına hükmetti.
Aynen bunun hatası gibi: Eski Harb-i Umumîden biraz evvel, ben
Van'da iken, bazı dindar ve müttakî zatlar yanıma geldiler. Dediler
ki: "Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor. Gel, bize iştirak et.
Biz bu reislere isyan edeceğiz."
Ben de dedim: "O fenalıklar ve o dinsizlikler, o gibi kumandanlara
mahsustur. Ordu onunla mes'ul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki
yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılıç çekmem ve size iştirak
etmem."
O zatlar benden ayrıldılar, kılıç çektiler; neticesiz Bitlis hâdisesi
vücuda geldi. Az zaman sonra, Harb-i Umumî patladı. O ordu, din
namına iştirak etti, cihada girdi, o ordudan yüz bin şehidler evliya
mertebesine çıkıp beni o dâvamda tasdik edip kanlarıyla velâyet
fermanlarını imzaladılar.
Her ne ise... Biraz uzun söylemeye mecbur oldum. Çünkü hiçbir hissiyatla
ve hâricî tesiratla müteessir olmamak, mâhiyetinin kat'î bir hassası
bulunan adalet hakikatı namına, cüz'î ve hattâ hissiyat ve tarafgirlikle
bize ve Risale-i Nur'a karşı müzeyyifâne hareket eden bir müddeiumumînin
acîp vaziyeti beni bu uzun ifadeye sevk etti.
Dördüncü esas: Eskişehir Mahkemesi, yüzer risaleleri ve mektupları
dört ay tetkikten sonra, yalnız yüz yirmi adamdan on beş adama altışar
ay ceza ve bana da, yüz risaleden yalnız bir iki risalede on beş
kelime ile, bir sene ceza verebildi. Tarikatçilik ve cemiyetçilik
ve şapka meselelerinde beraat ettirdiler. Biz dahi o cezayı çektik.
Ondan sonra Kastamonu'da çok defa taharrilerde hiçbir ilişiğimi
bulmadılar. Ve kaç sene evvel Isparta'da mahrem ve gayr-ı mahrem
Risale-i Nur'un bütün eczaları bilâistisna hükûmetin eline geçti.
Üç ay tetkikten sonra umumu sahiplerine iade edildi. Birkaç sene
sonra, Denizli ve Ankara mahkemelerinde bütün risaleler iki sene
kaldı. Tamamen bize iade edildi.
Madem hakikat budur. Beni ve Risale-i Nur'un şakirtlerini itham
eden ve o gibi kanun namına kanunsuz ve garazla ve hissiyatla bizi
muaheze edenler, elbette bizden evvel, hem Eskişehir Mahkemesini,
hem Kastamonu hükûmetini ve zabıtasını, hem Isparta adliyesini,
hem Denizli Mahkemesini, hem Ankara'nın Ağırceza Mahkemesini itham
edip, onları-varsa-suçumuza tam teşrik ediyorlar. Çünkü bir suçumuz
olsaydı, bu üç dört hükûmet yakınında çok zaman tecessüsüyle görmedi
veya aldırmadı ve iki mahkeme iki sene inceden inceye bakıp bilmedi
veya aldırmadı; bizden ziyade onlar suçlu olurlar. Halbuki bizde
dünyaya karışmak arzusu bulunsaydı, böyle sinek vızıltısı gibi değil,
top güllesi gibi ses ve patlak verecekti.
Evet, 31 Mart'ta Divan-ı Harb-i Örfîde ve Mustafa Kemal'in hiddetine
karşı, divan-ı riyasette şiddetli ve dokunaklı ve serbest müdafaa
eden bir adam on sekiz sene zarfında kimseye sezdirmeden dünya entrikalarını
çeviriyor diye itham eden, elbette bir garazla eder. Biz Denizli
Müddeiumumîsinden ümit ettiğimiz gibi, Afyon Müddeiumumîsinden de
ümit ederiz ki, bizi böylelerin itirazından ve garazlarından kurtarsın
ve hakikat-ı adaleti göstersinler.
Beşinci esas: Risale-i Nur şakirtlerinin, mümkün olduğu kadar siyasete
ve idare işine ve hükümetin icraatına karışmamak bir düstur-u esasîleridir.
Çünkü hâlisâne hizmet-i Kur'âniye, onlara herşeye bedel, kâfi geliyor.
Hem şimdi hükmeden öyle kuvvetli cereyanlar içinde siyasete girenlerden
hiçbir kimse, istiklâliyetini ve ihlâsını muhafaza edemez. Herhalde
bir cereyan onun hareketini kendi hesabına alacak, dünyevî maksadına
âlet edecek, o hizmetin kudsiyetini bozacak. Hem maddî mübarezede
şu asrın bir düsturu olan eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdat ile,
birinin hatâsıyla onun mâsum çok taraftarlarını ezmek lâzım gelecek.
Yoksa, mağlûp düşecek. Hem dünya için dinini bırakan veya âlet edenlerin
nazarlarında Kur'ân'ın hiçbir şeye âlet olmayan kudsî hakikatleri,
bir poraganda-i siyasette âlet olmuş tevehhüm edilecek. Hem milletin
her tabakası, muvafıkı ve muhalifi, memuru ve âmisinin o hakikatlerde
hisseleri var ve onlara muhtaçtırlar. Risale-i Nur şakirtleri, tam
bîtarafane kalmak için siyaseti ve maddî mübarezeyi tam bırakmak
ve hiç karışmamak lâzım gelmiş.
Altıncı esas: Bu meselede benim şahsımın veya bazı kardeşlerimin
kusuruyla Risale-i Nur'a hücum edilmez. O doğrudan doğruya Kur'ân'a
bağlanmış
ve Kur'ân dahi Arş-ı Âzamla bağlıdır. Kimin haddi var, elini oraya
uzatsın ve o kuvvetli ipleri çözsün? Hem bu memlekete maddî ve mânevî
bereketi ve fevkalâde hizmeti, otuz üç âyât-ı Kur'âniyenin işârâtıyla
ve İmam-ı Ali Radıyallahu Anhın üç keramet-i gaybiyesiyle ve Gavs-ı
Âzamın (k.s.) kat'î ihbarıyla tahakkuk etmiş olan Risale-i Nur;
bizim âdi ve şahsî kusurlarımızla mes'ul olmaz ve olamaz ve olmamalı.
Yoksa bu memlekete hem maddî, hem mânevî, telâfi edilmeyecek derecede
zarar olacak.
Risale-i Nur'a karşı gizli düşmanlarımızdan bazı zındıkların şeytanetiyle
çevrilen plânlar ve hücumlar inşaallah bozulacaklar. Onun şakirtleri
başkalara kıyas edilmez, dağıttırılmaz, vazgeçirilmez, Cenâb-ı Hakkın
inayetiyle mağlûp edilmezler. Eğer maddî müdafaadan Kur'ân men etmeseydi,
bu milletin can damarı hükmünde umumun teveccühünü kazanan ve her
tarafta bulunan o şakirtler Şeyh Said ve Menemen hâdiseleri gibi,
cüz'î ve neticesiz hâdiselerle buluşmazlar. Allah etmesin, eğer
mecburiyet-i kat'iye derecesinde onlara zulmedilse ve Risale-i Nur'a
hücum edilse, elbette hükûmeti iğfal eden zındıklar ve münafıklar
bin derece pişman olacaklar.
Elhasıl, madem biz ehl-i dünyanın dünyalarına ilişmiyoruz; onlar
da bizim âhiretimize ve imanî hizmetimize ilişmesinler.
Diyanet Riyasetindeki ehl-i vukufa bir teşekkürname ve tetkiklerindeki
cüz'î ve cevabı zâhir ve verilmiş tenkitlerine tashihle yardım
etmek için üç noktayı beyan edeceğim.
Birincisi:
Üç cihetle o âlimlere teşekkür ederim. Şahsım itibarıyla minnettarım.
Birincisi: Siracü'n-Nur mecmuasının Beşinci Şuâdan başka
on üç parçasını takdirkârâne hülâsa etmeleridir.
İkincisi: Medar-ı ithamımız olan tarikatçılık ve cemiyetçilik
ve emniyeti ihlâl bahanelerini reddetmeleridir.
Üçüncüsü: Benim mahkemedeki dâvâmı tasdikleridir. Yani,
mahkemeye dedim: Kusur varsa bütün o kusur benimdir. Nur talebeleri
hâlis ve mâsum olup imanları için Nurlara çalışmışlar. İşte o ehl-i
vukuf dahi Nurcuları kurtarıyorlar. Bütün kusuru bana veriyorlar.
Ben de onlara, "Allah sizden razı olsun" derim. Yalnız, merhum Hasan
Feyzi ve merhum Hâfız Ali'yi ve o iki mübarek şehidin sisteminde
ve vârislerinden iki üç zâtı benim suçuma şerik etmişler. Fakat
bir cihette sehvetmişler. Çünkü o zatlar, kusurda değil, belki hizmet-i
imaniyede benden ileri ve benim hatalarımdan müberrâ olarak, zaafiyetime
merhameten inayet-i İlâhiye tarafından bana yardımcı verilmişler.
İkinci nokta:
O ehl-i vukuf , Beşinci Şuâdaki rivayetlerin bir kısmına zayıf
ve bir kısmına mevzu demişler ve tevillerinin bir kısmına yanlış
demişler ki, bu Afyon'da aleyhimizde iddianame o tarzda yazılmış
ve on beş sayfada seksen bir yanlış yaptığını bir cetvelde ispat
etmişiz. Muhterem ehl-i vukuf o cetveli görsünler. Birtek nümunesi
şudur:
İddiacı demiş: "Bütün tevilleri yanlıştır ve o rivayetler,
ya mevzu veya zayıftır."
Biz dahi deriz: Tevil demek, yani "Bu mânâ bu hadisten
murad olmak mümkündür, muhtemeldir" demektir. Mantıkça o mânânın
imkânını reddetmek ise, muhaliyetini ispat etmekle olur. Halbuki
o mânâ gözle göründüğü ve tahakkuk ettiği gibi, hadisin mânâ-yı
işârî tabakasının külliyetinde bir fert olması bilmüşahede mucizâne
bir lem'a-yı ihbar-ı gaybîyi bu asrın gözüne gösterdiğinden, hiçbir
cihetle kabil-i inkâr ve itiraz olamaz. Hem o "Bütün rivayetler
mevzudur veya zayıftır" iddiacının demesi üç vecihle yanlış olduğu,
cetvelde ispat edilmiş.
Birisi: Bir milyon hadisi hıfzına alan İmam-ı Ahmed ibn-i
Hanbel ve beş yüz bin hadisi hıfzeden İmam-ı Buhârî'nin cesaret
edemedikleri ve o nefyin ispatı kabil olmadığı ve bütün hadis kitaplarını
görmediği ve ümmetin ekseriyeti her asırda o riayetlerin mânâlarının
zuhurlarını veya o küllînin bir ferdini görmesini bekledikleri ve
ümmetçe telâkki-i bilkabul derecesine yakınlaşmış ve ayn-ı hakikat
bazı nümune ve fertleri meydana çıkıp görüldüğü halde, o rivayetleri
külliyetle inkâr etmek on cihetle hatadır.
İkinci vecih: "Mevzudur" mânâsı, "Bu rivayet an'aneli,
senedli hadis değil" demektir. Yoksa mânâsı yanlıştır demek değildir.
Madem ümmette, hususan ehl-i hakikat ve keşif ve bir kısım ehl-i
hadis ve ehl-i içtihad kabul edip mânâlarının vukularını beklemişler.
Elbette o rivayetlerin durûb-u emsal gibi umuma bakan hakikatleri
vardır.
Üçüncü vecih: Hangi mesele veya rivayet var ki, meşrepleri,
mezhepleri muhtelif âlimlerin bir kitabında ona itiraz edilmesin?
Meselâ, İslâm içinde birkaç deccal geleceğine dair rivayetlerden
birisi bu hadîs-i şerif, sarih bir surette Cengiz ve Hülâgû fitnesinden
haber verir:
1 
Yani, "Uzun zaman hilâfet-i Abbâsiye devam edecek, sonra o saltanat
Deccal eline geçecek" diye, beş yüz seneden sonra İslâm içine bir
deccal gelecek, o hilâfeti bozacak gibi ki, eşhâs-ı âhirzamandan
çok rivayetler haber verdikleri halde, mezhebi ayrı veya fikri müfrit
bir kısım ehl-i içtihad kabul etmemişler, "mevzu" veya "zayıftır"
demişler. Her ne ise, şimdi bu uzun kıssayı kısa kesmeme sebep,
Risale-i Nur ile alâkadar ve Nurlara hücumun aynı zamanında zeminin
hiddetini gösteren dört büyük zelzelenin tevafuku gibi bu cevabı
yazdığım aynı saatte, burada iki şiddetli zelzele vuku buldu. Şöyle
ki:
Akşamda elime verilen ehl-i vukufun raporundaki ameliyat-ı cerrahiyenin
yaralarından elîm bir tesir ve temassızlıktan hazîn bir zahmetle
kendim perişan kalemimle yazmaktan teellüm hissederken, iki zelzelenin
tevafukudur. Evet, sekiz ay tecrit ve sıkıntılar içinde en ziyade
güvendiğim ve raporlarıyla imdadıma yetişmelerini beklediğim Diyanet
Riyaseti dairesinden gelen raporu akşamdan aldım. Bu sabah bildim
ki, pek ehemmiyetsiz şeylerle imdadıma değil, belki iddiacıya yardım
ederek, "Geçen dört zelzeleler Nurun kerametlerindendir, Said demiş"
dediklerini gördüm. Cetvelde yazdığım gibi, "Nurlar, sadaka-i makbule
misilli, belâların def'ine bir vesiledir. Ne vakit Nurlara hücum
edilse, musibetler fırsat bulup gelirler ve bazan da zemin hiddet
eder" diye yazmaya niyet ederken, burada iki şiddetli zelzeleHAŞİYE
beni o bahsi yazmaktan vazgeçirdi. Onu bırakıp üçüncü noktaya geçiyorum.
Üçüncü nokta:
Ey müdakkik ve hakikatli ve insaflı ehl-i vukuf âlimlerimiz.
Eskiden beri ehl-i ilim mâbeyninde bir makbul âdet-i müstemirreye
binaen, yeni telif edilen güzel kitapların âhirlerinde başkaların
o kitaba methiyeleri ve takrizleri ve mübalâğane ve bazan müfritâne
senâları yazılıp neşredildiği ve müellif kemâl-i memnuniyetle o
takrizcilere minnettar olduğu ve rakipleri dahi onu hodfuruşlukla
itham etmedikleri halde, Nurun bir kısım has ve hâlis şakirtlerinin
ve merhum Hasan Feyzi ve şehid Hâfız Ali tarzında yazdıkları takrizleriyle
aleyhime şiddetli hücum eden pek çok insafsız muarızlara karşı aczime,
zaafıma, garipliğime, kimsesizliğime yardım ve Nurlara muhtaçları
teşvik fikriyle olan methiyelerini bütün bütün reddetmediğimi ve
şahsıma ait kısmını Nurlara çevirdiğimi bir hodfuruşluk telâkki
etmenizi kemal-i dikkatinize ve tahkikî ilminize ve şefkatkârâne
muavenetinize ve insafınıza yakıştıramadığımdan müteessir oldum.
Ve o methiyeleri yazan sâfi arkadaşlarımın hiç siyaseti düşünmeyerek
riyazî bir hesapla, "Mânâ-yı işârî külliyetinin bir mâsadakı ve
cüz'î bir ferdi bu zamanda Risale-i Nur'dur" demelerine hatâ denilmez.
Çünkü zaman tasdik ediyor. Haydi, çok mübalâğa veya hatâ dahi olsa,
ilmî bir hatâdır. Herkes kendi kanaatini yazabilir. Acaba, şeriatta
on iki mezhep, hususan Hanefî, Mâlikî, Şâfîi, Hanbelî mezheplerinde
ve yetmişe yakın ilm-i kelâm ve usulüddin dairesindeki allâmelerin
fırkalarında ne kadar ayrı ayrı kanaatler ve fikirler kitaplara
yazılmış, bilirsiniz. Halbuki bu zaman kadar, hiç bir zaman, din
âlimlerinin ittifakına ve münakaşa etmemesine muhtaç olmamış. Şimdilik
teferruattaki ihtilâfı bırakmaya ve medar-ı münakaşa etmemeye mecburuz.
Âhirzamanda Hazret-i İsa (a.s.) nüzulüne ve Deccalı öldürmesine
ait ehâdis-i sahihanın mânâ-yı hakikîleri anlaşılmadığından, bir
kısım zahir ulemalar, o rivayet ve hadislerin zahirine bakıp şüpheye
düşmüşler; veya sıhhatini inkâr edip, veya hurafevâri bir mânâ verip,
âdetâ muhal bir sureti bekler bir tarzda avâm-ı Müslimîne zarar
verirler. Mülhidler ise, bu gibi zahirce akıldan çok uzak hadisleri
serrişte ederek hakaik-i İslâmiyeye tezyifkârâne bakıp taarruz ediyorlar.
Risale-i Nur, bu gibi ehâdis-i müteşâbihenin hakiki tevillerini
Kur'ân feyziyle göstermiş. Şimdilik nümune olarak birtek misal beyan
ederiz. Şöyle ki:
"Hazret-i İsa (a.s.) Deccalla mücadelesi zamanında, Hazret-i İsa
onu öldüreceği vakitte, on arşın yukarıya atlayıp sonra kılıcı onun
dizine yetiştirebilir derecesinde, vücutça o derece Deccalın heykeli
Hazret-i İsa'dan büyüktür" diye meâlinde rivayet var. Demek Deccal,
Hazret-i İsa Aleyhisselâmdan on, belki yirmi misli yüksek kametli
olmak lâzım gelir.
Bu rivayetin zâhirî ifadesi sırr-ı teklife ve sırr-ı imtihana münafi
olduğu gibi, nev-i beşerde câri olan âdetullaha muvafık düşmüyor.
Halbuki bu rivayeti, bu hadisi,-hâşâ-muhal ve hurafe zanneden zındıkları
iskât ve o zahiri, ayn-ı hakikat itikad eden ve o hadisin bir kısım
hakikatlerini gözleri gördükleri halde, daha intizar eden zahirî
hocaları dahi ikaz etmek için, o hadisin, bu zamanda da aynı hakikat
ve tam muvafık ve mahz-ı hak müteaddit mânâlarından bir mânâsı çıkmıştır.
Şöyle ki:
İsevîlik dini ve o dinden gelen âdât-ı müstemirresini muhafaza
hesabına çalışan bir hükûmetle, resmî ilânıyla, zulmetli pis menfaati
için dinsizliğe ve bolşevizme yardım edip terviç eden diğer bir
hükûmet ki, yine hasis, pis, menfaati için İslâmlarda ve Asya'da
dinsizliğin intişarına taraftar olan fitnekâr ve cebbar hükûmetlerle
muharebe eden evvelki hükûmetin şahs-ı mânevîsi temessül etse ve
dinsizlik cereyanının bütün taraftarları da bir şahs-ı mânevîsi
tecessüm eylese, üç cihetle bu müteaddit mânâları bulunan hadisin
bu zaman aynen bir mânâsını gösteriyor. Eğer o galip hükûmet netice-i
harbi kazansa, bu işârî mânâ dahi bir mânâ-yı sarih derecesine çıkar.
Eğer tam kazanmasa da, yine muvafık bir mânâ-yı işârîdir.
Birinci cihet: Din-i İsevînin hakikîsini esas tutan İsevî
ruhanîlerin cemaati ve onlara karşı dinsizliği tervice başlayan
cemaat tecessüm etseler, bir minare yüksekliğinde bir insanın yanında,
bir çocuk kadar da olamaz.
İkinci cihet: Resmî ilânıyla, "Allah'a istinad edip dinsizliği
kaldıracağım, İslâmiyeti ve İslâmları himaye edeceğim" diyen bir
hükûmet yüz milyon küsur iken, dört yüz milyona yakın nüfusa hükmeden
bir diğer devlete ve dört yüz milyon nüfusa yakın ve onun müttefiki
olan Çin'e ve Amerika'ya ve onlar ise zahîr ve müttefik oldukları
olan bolşeviklere galibâne,
öldürücü darbe vuran o hükûmetteki muharip cemaatin şahs-ı mânevîsiyle,
mücadele ettiği dinsizlerin ve taraftarların şahs-ı mânevîleri tecessüm
etse, yine minare boyunda bir insana nispeten küçük bir insanın
nispeti gibi olur
Bir rivayette, "Deccal dünyayı zapteder" mânâsı, "ekseriyet-i mutlaka
ona taraftar olur" demektir. Şimdi de öyle oldu.
Üçüncü cihet: Eğer, küre-i arzın dört kıt'aları içindeHAŞİYE
en küçüğü olan Avrupa'nın ve bu kıt'anın da dörtte biri olmayan
bir hükûmetin memleketi, ekser Asya, Afrika, Amerika, Avustralya'ya
karşı galibâne harp edecek, Hazret-i İsa'nın vekâletini dâvâ eden
bir devletle beraber dine istinat edip çok müstebidâne olan dinsizlik
cereyanlarına karşı semavî paraşütlerle muharebe ve mücadele eden
o hükûmetle, ötekilerin şahs-ı mânevîleri insan suretine girse,
ceridelerin eskiden beri yaptıkları gibi, devletlerin kuvvetlerini
ve hükûmetlerin derecelerini göstermek nev'inden o mânevî şahıslar
dahi rû-yi zemin ceridesinde, bu asır sayfasında birer insan suretinde
tersim ve tasvirleri gibi temessül etseler, aynen ve tam tamına
hadis-i şerifin mucizâne ihbar-ı gaybi nev'inden beyan ettiği hadise-i
âhirzamanın müteaddit mânâlarından bir mânâsı çıkıyor.
Hattâ, şahs-ı İsâ'nın (a.s.) semâvattan nüzulü işaretiyle bir mânâ-yı
işârîsi olarak Hazret-i İsâ'yı (a.s.) temsil ederek ve namına hareket
eden bir taife dahi, şimdiye kadar işitilmemiş ve görülmemiş bir
tarzda tayyarelerle, paraşütlerle semadan bir belâ-yı semavî gibi
nüzûl ettiriyor, düşmanların arkasına indiriyor. Hazret-i İsâ'nın
nüzulünün maddeten bir misalini gösteriyor.
Evet, hadis-i şerifin ifadesiyle Hazret-i İsa'nın semavî nüzûlü
kat'î olmakla beraber; mânâ-yı işârîsiyle başka hakikatleri ifade
ettiği gibi, bu hakikate de mucizâne işaret ediyor.
Küçük Hüsrev olan Feyzi ve Emin'in suali ve ilhahlarıyla bazı biçarelerin
imanlarını şübehattan muhafaza niyetiyle bu meseleye dair yalnız
bir, iki, üç satır yazmak niyet edip başlarken, ihtiyarım haricinde
olarak uzun yazdırıldı. Hikmetini de anlamadık, belki bir hikmeti
var diye öylece bıraktık, kusura bakmayınız. Bu fıkrada tashihe
ve dikkate vakit bulamadık, müşevveş kaldı.
|