Vefatının 44. yılında
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ - 1
ediüzzaman 23 Mart
1960 yılında Hak'kın rahmetine kavuşana kadar bütün ömrünü insanları
Allah'a imana ve Kur'an ahlakını yaşamaya davet ederek geçmiştir.
Bu uğurda çok fazla eziyet görmüş, ancak o yaşadığı hayattan her
zaman razı olmuş ve her geçen gün Allah'a daha büyük bir sevgiyle
bağlanmıştır. Bediüzzaman'ın hayatını yakından bilmek ve öğrenmek,
Allah'a olan derin sevginin insana nasıl bir ahlak kazandırdığını
görebilmek için çok önemli bir fırsattır. Bu nedenle her Müslüman
Üstad'ın yaşamını bilmeli ve verdiği mücadeleyi öğrenmelidir.
Genç yaşta müspet ilimlere yöneliş
Yaklaşık 14-15 yaşlarında "Molla Said" ünvanını alan
Bediüzzaman Said Nursi, üstün ilmiyle çevresindeki tüm insanların
dikkatini üzerine çekiyordu. Yaklaşık 20 yaşlarındayken Vali Hasan
Paşa'nın daveti üzerine geldiği Van'da ilmini daha da derinleştirmiştir.
Burada geçirdiği dönemde tarih, coğrafya, matematik, jeoloji, fizik,
kimya, astronomi ve felsefe gibi ilimlerde ilerlemişti. Sahip olduğu
bu yüksek ilim nedeniyle insanlar sürekli Üstad'ı münazaraya davet
etmeye başlamışlardı. Ancak Üstad bu kişilere karşı her seferinde
ilmen üstün geliyordu. Üstad bu dönemleri öğrencisi Mustafa Sungur
Bey'e şu şekilde anlatır:
"Mahfuzatım olan 80-90 kitapları ezberden tekrarlardım.
Bunlar Kur'an'ın hakikatlerine çıkmağa basamaklar oldu. Sonra
Kur'an'ın hakikatlerine çıktım. Baktım her bir ayetin kainatı
ihata ettiğini gördüm. Artık başka bir şeye ihtiyacım kalmadı.
Kur'an bana kafi geldi."
Bediüzzaman Allah'ı tanımak ve yakınlaşmak için bilimin ne kadar
önemli olduğunu anladığı için, ülkede eğitim veren merkezlerin çoğalması
için büyük gayret sarf etmiştir. Özellikle ihmal edilen Doğu vilayetlerinin
insanlarını eğitecek bir Darü'l Fünun açılması için Tahir Paşa'nın
da yardımlarıyla Erzurum ulemasıyla görüşmek üzere Erzurum'a gitmiştir.
Bu yıllarda Erzurum'un önde gelen ulemasıyla yaptığı sohbetlerde
bilimin din için ne kadar büyük önemi olduğunu, Avrupa'nın bu konuda
büyük ölçüde ilerlediğini, hatta İslam alemini ve Osmanlı'yı bu
şekilde mağlup etmek istediklerini ve bu nedenle doğuda bir üniversite
açmanın şart olduğunu söylemiştir.
Bu görüşmelerden sonra aynı yıllar içerisinde Üstad Siirt'e gelir
ve burada o dönemin meşhur Mollalarından Molla Fethullah Efendinin
medresesine uğrar. Said Nursi'nin ilk defa "Bediüzzaman"
ünvanıyla adlandırılması bu medresede olmuştur. Sorduğu sorulara
aldığı cevaplardan yola çıkarak, Üstad'ın ilmine, aklına ve zekasına
hayran kalan Fethullah Efendi, "Zeka ve hıfzın bu şekilde
aşırı derecede bir insanda toplanması nadirdir" diyerek
hayranlığını dile getirmiş ve ilk defa orada Üstad'a Bediüzzaman
diye hitap etmiştir. Bu yıldan sonra Said Nursi, "zamanın en
güzeli, çağın eşsizi" anlamına gelen Bediüzzaman olarak anılmaya
başlamıştır. Said Nursi 1907 yılında İstanbul'a gelir. Burada Fatih
Cami yakınlarındaki Osmanlı alimlerinin toplanma yeri olan Şekerci
Hanına yerleşir. Üstad'ın bu hanın kapısına astığı "Burada
her suale cevap verilir, her müşkil halledilir; fakat sual sorulmaz"
yazan levha, dönemin uleması arasında büyük yankı uyandırmış ve
bu levhayı asacak kadar kendisine güveni olan kişinin kim olduğu
merak edildiği için Şekerci Hanının ziyaretçisi çok fazla olmuştur.
Bunlardan biri de Diyanet işleri Müşavere Kurulu azalığı yapan Hasan
Fehmi Başoğlu'dur ve kendisi Üstad'ı gördükten sonra şunları söylemiştir:
"...Ve yakinen anladım ki, onun ilmi bizim gibi kesbi
değil, vehbidir."
Doğu’ya Üniversite açtırma çabası
Üstad'ın İstanbul'a geliş sebebi doğuda bir üniversite açılması
meselesini zamanın yönetimine iletmekti. Nitekim Abdülhamit'e bir
dilekçe vererek, bu isteğini yazılı olarak dile getirmişti. Ancak
halkın düşündüklerini ve arzularını rahat rahat dile getiremediği
böyle bir dönemde, Üstad'ın fikirlerini cesur bir şekilde dile getirmesi
oldukça dikkat çekmiş ve bu durum onun 1908 yılında Yıldız Askeri
Mahkemesine çıkmasına sebep olmuştur. Bediüzzaman buradan çeşitli
bahanelerle Topbaşı Tımarhanesine gönderilmiş ve kendisini kontrol
eden doktorlar Üstad için şunları söylemiştir: "Eğer
Bediüzzaman'da zerre kadar mecnunluk eseri varsa, dünyada akıllı
adam yoktur." Nitekim, doktorları Üstad'a kendisine
yapılan bu haksızlıktan dolayı itidal tavsiye etmiş ve özür dileyerek,
üzüntülerini dile getirmişlerdir.
Bu olaydan sonra, bu kez de 1909 yılında Üstad, ortada hiç bir
sebep yokken 31 Mart isyancılarıyla birlikte İstanbul Üniversitesi'nin
arkasındaki Bekir Ağa bölüğü hapishanesine, idamlıklar koğuşuna
kapatıldı. Bu olayla ilgili olarak İstanbul Divan-ı Harb-i Örfisine
çıkartıldı. Mahkeme başkanı Hurşit Paşa'nın kendisine idam cezasını
hatırlatarak tehditkar konuşması üzerine, "Mazlumiyetle
ölmek, zalimiyetle yaşamaktan hayırlıdır" sözleriyle
noktaladığı hayranlık veren savunması üzerine serbest bırakıldı.
DEVAMI
>>>
|