BEDİÜZZAMAN'IN DİLİNDEN İMAN HAKİKATLERİ
ize
iman hakikatlerinin önemini gösteren, bu hakikatlerin yorumlanması
konusunda bizi aydınlatan önemli bir kaynak da, geçmişteki ya da
çağımızdaki İslam büyüklerinin eserleridir.
Tüm hayatları boyunca Kuran'a ve sünnete tam bir uyum içinde yaşayan
İslam büyükleri, iman hakikatlerinin araştırılmasına ve bunlar üzerinde
düşünülmesine büyük önem vermişler, eserlerinde de iman hakikatlerini
her zaman ön plana çıkartmışlardır. Bu insanların başında büyük
İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi gelir.
Geçtiğimiz Hicri yüzyılın müceddidi sayılan büyük alim Bediüzzaman
Said Nursi de, bir Kuran tefsiri sayılan Risale-i Nur külliyatında
iman hakikatlerinin öneminden pek çok yerde bahsetmektedir: “Bir
saray, yüzler kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla o saraya
girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa,
bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez. İşte,
hakaik-i imaniye (iman hakikatleri) o saraydır. Her bir delil, bir
anahtardır; ispat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı
kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez.
Şeytan ise, bazı esbaba (sebeplere) binaen, ya gaflet veya cehalet
vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; ispat edici
bütün delilleri nazardan iskat ediyor (siliyor). "İşte bu saraya
girilmez. Belki saray değildir, içinde bir şey yoktur" der, kandırır.”
(Lem'alar, s. 92-Risale-i Nur Külliyatı, Nesil Yayınları, cilt 1,
s. 628)
Bediüzzaman Mektubat isimli eserinde ise özellikle günümüzde iman
hakikatlerine sarılmanın önemi üzerinde durmuş, geçmişte yaşamış
pek çok İslam aliminin, eğer bu dönemde yaşasalar, en çok üzerinde
duracakları konunun da iman hakikatlerini öğretmek yoluyla insanların
imanını kurtarmak olacağını söylemiştir:
“Silsile-i Nakşî'nin kahramanı ve bir güneşi olan İmâm-ı
Rabbânî (R.A) Mektubât'ında demiş ki: "Hakaik-i îmaniyeden (iman
hakikatlerinden) bir mes'elenin inkişafını (meydana çıkmasını),
binler ezvak (zevkler) ve mevacid (vecd halleri) ve keramata (kerametlere)
tercih ederim." Hem demiş ki: "Bütün tarîklerin (yolların) nokta-i
müntehası (son noktası), hakaik-i îmaniyenin vuzuh (açılması) ve
inkişafıdır (meydana çıkmasıdır)."... Öyle ise tarîk-ı Nakşî'nin
üç perdesi var: Birisi ve en birincisi ve en büyüğü: Doğrudan doğruya
hakaik-i îmaniyeye (iman hakikatlerine) hizmettir ki, İmâm-ı Rabbânî
de (R.A.) âhir zamanında (son döneminde) ona sülûk etmiştir (o yolu
takip etmiştir).. ”
“Mâdem hakikat böyledir; ben tahmin ediyorum ki: Eğer Şeyh
Abdülkadir-i Geylânî (R.A.) ve Şâh-ı Nakşibend (R.A.) ve İmâm-ı
Rabbânî (R.A.) gibi zâtlar bu zamanda olsaydılar, bütün himmetlerini,
hakaik-i îmaniyenin (iman hakikatlerinin) ve akaid-i İslâmiye'nin
(İslam esaslarının) takviyesine sarf edeceklerdi. Çünki saadet-i
ebediyenin medarı onlardır. Onlarda kusur edilse, şekavet-i ebediyeye
(ebedi sıkıntıya, belaya) sebebiyet verir...” (Mektubat,
5. Mektup, s. 26-27-Sait Nursi, Envar Neşriyat, İstanbul, 1996,
s. 22-23)
Diğer yazılarında da Üstad Bediüzzaman, iman hakikatlerinin öneminden
şöyle bahsetmektedir:
“Bu zamanda iman hakikatlerinin birinci maksat, birinci vazife,
asıl amaç olması gerekir. Bunun dışındaki şeyler ikinci, üçüncü,
dördüncü derecede kalır. Risale-i Nur'la onlara hizmet etmek en
birinci görev, merak konusu ve asıl amaç olmalıdır... Risale-i Nur
çerçevesi dışında bulunan alimler belki de veliler bu siyasi ve
toplumsal hayatın bağları sebebiyle iman hakikatlerinin önemini
ikinci, üçüncü derecede bırakıp, o akımların etkisine maruz kalarak,
kendi ile aynı fikri paylaşan münafıkları bile sever hale geldi...
Hem Risale-i Nur'un gerçek talebeleri ölümsüz elmaslar seviyesinde
olan iman hakikatlerini anlatma vazifesi içinde iken zalimlerin
satranç oyunlarına benzer konularla ilgilenecek onların kutsal vazifelerini
sekteye uğratmamak ve anlayışlarını karıştırmamak gerekir diye düşünüyorum.”
(Orijinalinden Türkçeleştirilerek alınmıştır.) (Kastamonu Lahikası,
s.
84-85-http://www.yeniasya.org.tr/index.asp?Section=Kulliyat)
Ayrıca Bediüzzaman'ın hayatıyla ilgili bir yazıda onun iman hakikatlerine
verdiği önem şöyle ifade edilmektedir:
Bediüzzaman'a göre temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları,
kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli
görev bunu sağlamaktır... Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman,
tedavi metodunu da geliştirdi: "Tahkiki iman" geliştirdiği metodun
özü ve özetiydi. Sıra "tahkiki iman" ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle
zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden
geçerdi. (Bediüzzaman'ın Hayatı, http://www.nesil.com.tr/wwwroot/turkish/nursi-tr/nursi.html)
Bediüzzaman Tabiat Risalesi isimli eserinde de iman hakikatleri
konusuna çok yoğun bir biçimde yer vermiştir. Barla Lahikası'nda
ise, Risale-i Nur'un en önemli özelliklerinden birinin iman hakikatlerini
tefekkür ettirerek, "maddiyyun ve tabiyyun" (maddeci ve tabiatçı)
fikir akımlarını susturmak olduğunu açıklamıştır:
“Risale-i Nur, Kur'an-ı Hakîm'in bir mu'cize-i maneviyesi
ve bu zamanın dinsizliğine karşı manevî atom bombası olarak solculuk
cereyanlarının maneviyat-ı kalbiyeyi tahribine mukabil, maneviyat-ı
kalbiyeyi tamir edip ferden ferda (fert fert) iman-ı tahkikîden
gelen muazzam bir kuvvet ve kudrete istinadı, okuyucuların kalblerine
kazandırıyor. Ve bu vazifeyi de yine mukaddes Kur'anımızın ilham
ve irşadıyla ve dersiyle îfa ediyor. Tefekkür-ü imanî dersiyle tabiiyyun
ve maddiyyunun boğulduğu aynı mes'elelerde tevhid nurunu gösteriyor;
iman hakikatlerini madde âleminden temsiller ve deliller göstererek
izah ediyor. Liselerde, üniversitelerde okutulan ilim ve fenlerin
aynı mes'elelerinde iman hakikatlerinin isbatını güneş zuhurunda
gösteriyor. Bu gibi çok cihetlerle Risale-i Nur, bu zamanda ehl-i
iman ve İslâm için ön plânda ele alınması îcab eden, ehl-i iman
elinde manevî elmas bir kılınçtır. Asrın idrakine, zamanın tefehhümüne
(farkına varmak), anlayışına hitab eden, ihtiyaca en muvafık tarzı
gösteren, ders veren ve doğrudan doğruya feyz ve ilham tarîkıyla
(yoluyla) âyetlerin yıldızlarından gelen ders-i Kur'anî'dir, küllî
Marifetullah bürhanlarıdır (delilleridir).” (Barla Lahikası,
Takdim 7-8 - Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, 2.
cilt, s. 412)
Eserlerindeki ifadelerinden de anlaşıldığı gibi Bediüzzaman Said
Nursi iman hakikatleri üzerinde ciddi ve derin tefekkür sahibidir.
Bu tefekkürlerini diğer insanlara da anlatarak, onları, Allah'ın
varlığının delillerini kavramaya, Allah'ın sıfatları üzerinde düşünmeye
çağırmıştır.
Bediüzzaman’ın bu tefekkür yöntemi bize örnek olmalı ve modern
çağın bize sunduğu tüm bilimsel ve teknolojik imkanları kullanarak
iman hakikatlerini daha iyi öğrenmeli, araştırmalı ve yorumlamalıyız.
(Harun
Yahya, İman Hakikatlerinin Önemi)
“Bu zamanda iman hakikatlerinin birinci maksat, birinci vazife,
asıl amaç olması gerekir. Bunun dışındaki şeylen ikinci, üçüncü,
dördüncü derecede kalır.” Bediüzzaman Said Nursi
|