aid
Nursi yakın geçmişimizde yetişmiş en büyük İslam alimlerinden ve
fikir adamlarındandır. 1873'te Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs
köyünde dünyaya gelmiş, 1960'da Şanlıurfa'da Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Genç yaşta edindiği dini ve pozitif bilimlerdeki derin bilgisi,
devrin ilim çevreleri tarafından kabul görmüş, küçük yaştan itibaren
dikkati çeken keskin zekası, kuvvetli hafızası ve üstün kabiliyetleri
dolayısıyla "Çağının eşsiz güzelliği" anlamına gelen "Bediüzzaman"
sıfatıyla anılmaya başlanmıştır.
Bediüzzaman Said Nursi, Doğu'nun en acil ihtiyacı olarak gördüğü
eğitim problemini çözmek için din ve eğitim bilimlerinin birlikte
okutulabileceği ve Medreset-üz Zehra ismini verdiği bir üniversite
kurulmasını sağlamak için 1907'de İstanbul'a gelmiştir. Derin bilgisiyle
buradaki ilim çevresine de kendini çok kısa süre içinde kabul ettirmiş,
çeşitli gazete ve dergilerde makaleler yayınlatmış, hürriyet ve
meşrutiyet tartışmalarına katılarak hükümete destek vermiştir.
Dönemin hükümeti, Said Nursi'nin üniversite ile ilgili dilekçesine
ilgi göstermemiştir. Hatta İstanbul'daki ilim adamlarının, talebelerin,
medrese hocalarının ve siyasetçilerin ona olan ilgisinden rahatsız
olmuş, Bediüzzaman'ın önce akıl hastanesine daha sonra da hapishaneye
gönderilmesini sağlamıştır.
Said Nursi'nin serbest bırakılmasından kısa süre sonra 23 Temmuz
1908'de II. Meşrutiyet ilan edilmiş. Bu dönemde Bediüzzaman meşrutiyet
ve hürriyet kavramlarının İslamiyet'e aykırı olmadığını anlatmak
için İstanbul'da çeşitli yerlerde konuşmalar yapmış, Doğu'daki aşiret
reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekmiştir. Yayınladığı
bu makaleler ve yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına
rağmen, 1909'da 31 Mart olayına karıştığı iddia edilerek haksız
ithamlarla tutuklanıp, idam talebiyle yargılanmış, ancak beraat
etmiştir.
Bediüzzaman bu olaydan sonra tekrar Doğu'ya dönmüş, I. Dünya Savaşında
talebeleriyle milis kuvvet oluşturarak savaşa katılmıştır. Gönüllü
alay komutanı olarak büyük yararlılıklar gösterdiği I. Dünya Savaşında
Rusya'da esir düşmüş, üç yıl süren esaret hayatının sonunda Sibirya'daki
esir kampından kaçarak İstanbul'a gelmiştir.
İstanbul'da devlet büyükleri ve ilim çevreleri tarafından büyük
bir ilgiyle karşılanan Bediüzzaman, Dar-ül Hikmet-i İslamiye (İslam
Akademisi) azalığına tayin edilmiştir. Buradan aldığı maaşla kendi
kitaplarını bastırarak parasız olarak dağıtmaya başlamıştır. Said
Nursi daha sonra İstanbul'un işgali sırasında işgalcilerin gerçek
niyetlerini ortaya koyan Hutuvat-ı Sitte (Şeytanın Altı Desisesi)
isminde uyarıcı bir broşür hazırlamış, bu hareketi, İngiliz işgal
kuvvetleri komutanının emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere
aranmasına sebep olmuştur. Milli mücadeleyi savunmuş ve destek olmuştur.
Bu hareketleri Anadolu'da kurulan Millet Meclisi'nin beğenisini
kazanmış ve Ankara'ya davet edilmiştir. 1922'de Ankara'ya geldiğinde
devlet merasimiyle karşılanan Bediüzzaman, kendisine yapılan Şark
Umumi Vaizliği, milletvekilliği ve Diyanet İşleri Başkanlığı tekliflerini
reddetmiştir.
Said Nursi 1925 yılında Şeyh Said isyanı çıktığında, olayla hiçbir
ilgisi olmadığı halde, Van'da inzivaya çekilmiş olduğu yerden alınarak
Burdur'a, oradan da Isparta'nın Barla ilçesine sürgüne götürülmüştür.
Bediüzzaman Risale-i Nur Külliyatı'nın büyük bir kısmını burada
yazmıştır.
Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler,
1934 yılında daha yakından kontrol edebilmek amacıyla Said Nursi'nin
Isparta'nın merkezine getirilmesini istemiştir. 1935 yılında ise
polisler burada da çalışmalarına devam eden Said Nursi'nin oturduğu
evde arama yapmış ve bütün kitaplarına el koymuştur. Bediüzzaman
emniyete götürülerek sorgulanmış, ancak suç unsuru bir şeye rastlanmayınca
serbest bırakılmıştır. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla
birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatılmış,
Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlarla Eskişehir Hapishanesine
gönderilmiştir.
Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava süresince
tutuklu kalmıştır. Daha sonra ise Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'nin
verdiği kararla, Said Nursi'ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu'da
mecburi ikamet; on beş talebesine de altışar ay hapis cezası verilmiştir.
Polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu'ya getirilen
Said Nursi, 1943'te Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden
tutuklanmıştır. Ağır hasta olmasına rağmen Ankara'ya oradan da trenle
Isparta'ya getirilmiştir. Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli'deki
davayla birleştirilmesi üzerine ise Denizli'ye sevk edilmiştir.
Denizli hapsi yine tecrit altında başlamış, çok zor şartlar altında
geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman,
Risale-i Nur'un yazımına devam etmiştir. Sonrasında ise 1944'te
verilen beraat ve tahliye kararına rağmen, dönemin hükümeti Said
Nursi'nin Afyon'un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulmasını
emretmiştir.
Bediüzzaman burada hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirilerek
gözetim altına alınmıştır. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği,
devamlı takip ve gözleme tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Denizli
hapishanesindekinden bile çok daha ağır ve zor şartlar altında geçmiştir.
Bu dönemde, hukuki yollarla Bediüzzaman'ı etkisiz hale getiremeyen
muhalifleri onu zehirleyerek öldürme yoluna gitmişlerdir. Hayatı
boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ sürgününde
gerçekleşmiştir.
Bu zulümler yaşanırken Bediüzzaman'ın talebeleri tarafından Risale-i
Nurlar çoğaltılmış ve böylece Kuran tebliğinin geniş kitlelere yayılması
sağlanmıştır. Özellikle de teksir makinelerinin kullanımıyla birlikte
bu çalışmalar daha da hızlanmıştır.
1944'te Denizli Ağır Ceza Mahkemesinin beraat kararının Yargıtay
tarafından onaylanmasıyla birlikte Bediüzzaman serbest bırakılmıştır.
Ancak Risale-i Nurlar'ın her geçen gün yaygınlaşarak insanlara ulaşması
dönemin hükümetini rahatsız etmeye başlamıştır. Ocak 1948'de Said
Nursi ve on beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon
hapishanesine gönderilmiştir. Ancak tüm bu ağır ve zor şartlara
rağmen Bediüzzaman eserlerini yazmaya devam etmiştir.
Aralık 1948'de Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezası kararı
verilmiş, ancak karar temyiz edilmiş ve Bediüzzaman lehine bozulmuştur.
Ancak Yargıtay'ın bu kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı
uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağlamıştır. Hak
etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi,
Eylül 1949'da serbest bırakılmıştır. Fakat Ankara'dan gelen bir
emirle bu sefer de Afyon'da mecburi iskana tabi tutulmuş ve Emirdağ'a
ancak Aralık ayında dönebilmiştir.
Bediüzzaman'a 1951'de Emirdağ'da, bundan hemen bir yıl sonra da
İstanbul'da, Gençlik Rehberi adlı kitabı nedeniyle birer dava daha
açılmıştır. İstanbul'da yapılan duruşmada mahkeme lehte karar vererek
davayı sonuca bağlamıştır.
Ocak 1960'ta Ankara'ya girmesi polis tarafından engellenen Bediüzzaman
buradan Isparta'ya gitmiştir. Bu dönemde ağır hasta olan 83 yaşındaki
Said Nursi, daha sonra talebeleriyle birlikte Urfa'ya gitmiştir.
Burada, yürüyemeyecek kadar rahatsız olan Said Nursi'nin yerleştiği
otele gelen polisler, İçişleri Bakanının emriyle Bediüzzaman'ı Isparta'ya
geri götürmeye çalışmışlardır. Said Nursi bu baskılar sürerken Hakkın
rahmetine kavuşmuştur.
YUSUF MEDRESESİ'NDE EĞİTEN VE EĞİTİLEN İSLAM BÜYÜĞÜ
Tarih boyunca birçok Müslüman, Allah yolunda yaptıkları faydalı
çalışmaların, Allah'ın tek ilah olduğunu anlatmalarının karşılığında
inkarcı kesimler tarafından hapisle cezalandırılmıştır. Ama onların
hapiste bulunmalarının nedeni bir suç işlemeleri, kanunlara karşı
gelmeleri değildir. Müslümanların güzel ahlakı insanlar arasında
hakim kılmasından ve dolayısıyla kendi kötülüklerinin ortaya çıkacağından,
kötülüklerden elde ettikleri çıkar ve menfaatlerin yok olacağından
korkanlar, Müslümanlara hep iftiralar atmışlar, halkı ve resmi mercileri
onlara karşı kışkırtmışlardır.
Benzer olaylar Bediüzzaman'ın yaşamı boyunca da sık sık tekrarlanmıştır.
Kendisi ve talebeleri Kuran ahlakını anlatmak için halisane bir
çaba yürüten, mevki ve makam hırsı olmayan, siyasetten özellikle
uzak duran, imansızlık akımlarına karşı insanları Kuran'ın sunduğu
barış ve huzur ortamına davet eden, devletin bütünlüğüne ve milli
ve manevi değerlerine zarar verenlere karşı mücadele eden kimseler
olmalarına rağmen hep asılsız ve çirkin iftiralarla itham edilmişlerdir.
Bunun sonucunda ise haklarında soruşturmalar başlatılmış ve yıllarca
hapiste tutulmuşlardır. Her defasında ise aklanmışlar ve hiçbir
suçlarının olmadığı görülmüştür. Ancak bu esnada tutuldukları hapishaneler
onlar için birer Yusuf Medresesi olmuş, manevi dereceleri, samimiyetleri,
kararlılıkları, birbirlerine olan bağlılıkları, ihlasları pekişmiş,
güçlenmiştir.
Bediüzzaman'ın maruz kaldığı uygulamalar, kendisine atılan iftiralar
Kuran ayetlerinin birer tecellisidir. Hayatı kısaca gözden geçirildiğinde
dahi Kuran'da aktarılan ve salih müminlerin karşılaştıkları olayların
çok benzerlerini yaşadığı ve bu olaylara karşı Kuran'da haberleri
verilen güzel ahlaklı müminler gibi davrandığı açıkça görülebilir.
Bu nedenle Bediüzzaman'ın hayatına kısaca bakmak, bugüne örnek olması
açısından da faydalı olacaktır.
Bediüzzaman'ın Yusuf Medresesi'ndeki Hayatı
Bediüzzaman'ın hayatının büyük bir bölümünün hapishanelerde, sürgünde,
gözaltında geçmesi onun ve talebelerinin inançlarında ne kadar kararlı
ve sabırlı olduklarını göstermiştir. Devletin ve milletin çıkarları
için hizmet etmeye kendilerini adamış olmalarına rağmen, bazı çevrelerce
hep devlete zarar vermeye çalışmakla suçlanmışlardır. Bu çevreler
iftiraları ile, daima devletin ve milletin yararını düşünen bu insanları,
halkın gözünde zararlı insanlar olarak göstermeyi ve onları küçük
düşürmeyi amaçlamışlardır. Örneğin, bu çevreler sahip oldukları
yayın organları ve benzeri vasıtalarla, Said Nursi ve talebelerini
gizli ve dine dayalı cemiyet kurmak, rejime karşı çıkmak ve Cumhuriyet'in
temel ölçülerini yıkmaya davranmakla suçlamışlardır. Bunun üzerine
tevkif edilerek Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi'ne çıkarılmak üzere
Said Nursi ile birlikte 120 Nur talebesi, o dönemin bazı yazarlarının
anlattığına göre, "sanki ihtilal çıkarmışlar gibi kamyonlarla elleri
kelepçeli olarak" Eskişehir'e götürülmüşlerdir.
Bu arada belirtmekte fayda bulunmaktadır ki, tüm bu olaylar esnasında
Türk polisi ve Türk askeri daima vicdanlı davranmış, Bediüzzaman'a
ve Nur talebelerine karşı samimi ve anlayışlı bir tavır göstermişlerdir.
Bazı dinsiz çevrelerin kışkırtmaları ve yarattıkları infial nedeniyle
onlar görevlerini yerine getirmek zorunda kalmışlar, ama hakkın
yanında olduklarını ifade etmekten de çekinmemişlerdir. Örneğin
Bediüzzaman ve 120 talebesini Eskişehir'e götürmekle görevli askeri
müfrezenin kumandanı kelepçelerini çözerek ibadetlerini rahatça
yerine getirmeleri için onlara imkan tanımıştır.
Bir başka önemli İslam mütefekkiri olan Necip Fazıl Kısakürek Son
Devrin Din Mazlumları isimli kitabında Bediüzzaman'ın ve Nur talebelerinin
gözaltına alınmaları ile ilgili olarak şunları ifade etmektedir:
Baskında Bediüzzaman ve talebelerine ait herşey
ele geçtiği halde, ortada itham medarı olabilecek hiçbir şey yoktur.
Böyleyken kendisini beraat ettirmiyorlar da idamlık bir ithamın
teselli mükafatı halinde, 15 talebesiyle beraber hapse mahkum
kılıyorlar. 105 talebe de beraat kararı alıyor."1
Eskişehir Mahkemesi Bediüzzaman'a, Kuran-ı Kerim'den bazı ayetleri
tefsir ettiği için 11 ay hapis cezası vermiştir. Eskişehir hapsi
sırasında Bediüzzaman oldukça zor günler geçirmiştir. Onu ayrı bir
hücrede tecrit etmişler ve türlü zorluklar yaşatmışlardır. Bu hapis
sırasında Bediüzzaman'a uygulanan muamelelerden bazı örnekler çeşitli
kaynaklarda şöyle aktarılmıştır:
120 talebesiyle Eskişehir hapishanesinde bulunan
Said Nursi tam bir tecrid içerisine alınarak, kendisine ve talebelerine
çeşitli zulüm ve işkenceler yapılıyor. Talebelerinden Zübeyir
Gündüzalp'in anlattığına göre 12 gün yemek verilmiyor."2
Zaten bize idam mahkumu gözüyle bakıyorlardı.
Hiçbir ziyaretçi bırakmıyorlardı. 'Siz de idam olacaksınız bunlarla
konuşursanız' diyorlardı. Geceleri pislikten, tahta kurularından,
hamam böceklerinden uyumak kabil değildi.3
Eskişehir Hapishanesi'nden tahliye olan Bediüzzaman Kastamonu'da
karakol karşısında bir evde oda hapsine alınmıştır. 8 sene sonra
gelen Denizli Mahkemesi 20 ay hapis cezası vermiş, daha sonra Bediüzzaman
Emirdağ'a mecburi ikamete yollanmıştır.
Bütün bu olaylar sırasında sayısız işkence ve eziyete maruz kalmış,
defalarca zehirlenmiştir. Son derece yaşlı ve hasta olan Bediüzzaman,
özellikle soğuk, nemli ve havasız hücrelerde tutulmuştur. Hapishane
günlerindeki hatıralarını Said Nursi şöyle anlatmaktadır:
Pek basit bahanelerle kışın en şiddetli soğuk
günlerinde beni tutuklayarak büyük ve gayet soğuk iki gün sobasız
bir koğuşta tecrid içinde hapsettiler. Halbuki ben küçük odamda
günde birkaç defa soba yakarken ve daima mangalımda ateş tutarken,
zafiyet ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. 4
Bediüzzaman sözlerinin devamında, önceki bölümlerde de bahsettiğimiz
gibi, çektiği bu sıkıntıları hafifleten tesellinin mahkumların İslam'a
girmeleri olduğunu söylemektedir.
Bediüzzaman'a Yapılan Suçlamalar
Dini ve manevi değerlerin yaygınlaşmasından hoşnut olmayan çevreler
Said Nursi için de daimi taktiklerini uygulamışlar ve Bediüzzaman'ın
hayırlı çalışmalarını engellemek için tüm halkı ve resmi mercileri
ona ve Nur talebelerine karşı kışkırtacak şekilde bir karalama kampanyasına
başlamışlardır. Dönemin muhalif gazeteleri Bediüzzaman ve talebeleri
aleyhinde propaganda ve uydurma yazılar yayınlamışlardır. Bazı şahıslar,
hayali iftira senaryoları için parayla tutulmuşlardır. Ancak her
defasında mahkemeler Bediüzzaman'ı ve arkadaşlarını tüm bu suçlamalardan
beraat ettirmiş, çocukların dahi anlayacağı basit ve acemice iftiralara
tevessül edenler kendilerini kamuoyu nezdinde küçültmüşlerdir.
Bu çevrelerin düzenledikleri iftira ve saldırılar incelendiğinde
hemen hepsinin tarihte müminlerin karşılaştıkları iftiraların birer
benzeri oldukları görülmektedir. En başta "dini istismar ediyor"
olmak üzere, "çevresindekileri kandırıyor", "sapkındır", "delidir",
"ona uyanlar cahil kesimdir" suçlamaları... Bunlar Kuran'da defalarca
dikkat çekilen, müminlere yöneltilen iftira ve suçlamalardan bazılarıdır.
Her mümin Kuran'daki, "Biz hangi ülkeye bir uyarıcı korkutucu
gönderdikse, mutlaka oranın refah içinde şımaran önde gelenleri:
'Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz'
demişlerdir." (Sebe Suresi, 34) ayetinde de belirtildiği
gibi kavmin önde gelenlerinin tepkisiyle karşılaşmıştır ve karşılaşacaktır.
Bu, Allah'ın değişmeyen bir kanunudur ve bu tepkilere maruz kalmak
müminlerin doğru yolda olduklarının açık delilidir.
Kuran'ın yüzlerce ayetinde anlatılan bu suçlama ve saldırıların
Bediüzzaman Said Nursi ve talebelerinin yaşamlarında da tecelli
etmesi, izledikleri yolun doğru ve verdikleri mücadelenin etkili
olduğunun açık bir göstergesidir. Bu olaylarla, Kuran ahlakı yolunda
mücadele veren bütün müminler karşılaşacaklardır. Allah bu gerçeği
bir ayetinde şöyle bildirir:
Yoksa sizden önce gelip geçenlerin hali, başınıza
gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? (Bakara Suresi, 214)
Münafıkların musallat olması
Bediüzzaman'ı ve talebelerini durdurmak için kullanılan yöntemlerden
birisi de, bu halis insanların arasına iki yüzlü kişilerin sokulmasıdır.
Bu kişilerin görevi Bediüzzaman ve talebeleriyle ilgili gelişmeleri
din düşmanlarına bildirmek ve daha sonra bu çevrelerin etkisi altındaki
basında bu insanlar hakkında aleyhte yazılar çıkmasını sağlamaktır.
Bunun örneklerinden birisi 1964 yılında Cumhuriyet'te yayınlanan
"İnanç Sömürücüleri" isimli yazı dizisidir. Kendisini dindar olarak
gösterip, Nur talebeleri arasına sızan, defalarca Bediüzzaman'ın
yanında bulunan Yılmaz Çetiner isimli şahıs, daha sonra bu mümin
topluluğu hakkında akıl almaz iftiralar ortaya atmıştır. Bediüzzaman
bir sözünde aralarına giren bir casusu şu şekilde anlatır:
Hem bir dessas casus adam, Risale-i Nur talebeleri
aleyhinde çalışıyordu ki, onları hapse attırsın. Bir gün -serbest
olarak- "Ben bir ipucu bulamadım ki, bunları hapse soksam. Eğer
bir ipucu bulsam, onları hapse sokacağım." diye ilân ettiği vakitten
iki gün sonra bir iş yapıp, Risale-i Nur talebeleri yerinde, o
adam iki sene hapse girdi.5
Bediüzzaman, kendisine karşı düzenlenen bütün bu komplo, saldırı
ve iftiralara rağmen yürüttüğü mücadeleden hiçbir taviz vermemiştir.
Ona yapılanlar kendisinin ve talebelerinin şevkini ve kararlılığını
artırmaktan başka bir şeye yaramamıştır. Kuran'da vaat edildiği
gibi inkar edenlerin tuzakları boşa çıkmıştır. Allah inkarcıların
tuzaklarının boşa çıkacağını ayetlerinde şöyle bildirir:
Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar.
Oysa kafirler istemese de Allah, kendi nurunu tamamlamaktan başkasını
istemiyor. Müşrikler istemese de O dini (İslam'ı) bütün dinlere
üstün kılmak için elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur.
(Tevbe Suresi, 32-33)
Andolsun, (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza
(şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar, muhakkak nusret (yardım
ve zafer) bulacaklardır. (Saffat Suresi, 171-172)
Bediüzzaman tarih boyunca Allah yolunda zulüm görmüş samimi müminlerden
biridir. Ancak bilinmelidir ki, bir müminin hayatı boyunca karşılaştığı
her zorluk, her sıkıntı, işitmekten hoşlanmayıp da işittiği her
söz ve her iftira o müminin hayrınadır. Mümin tüm bunlara sabır
gösterip, tevekkül ettikçe onun cennetteki mekanı daha da genişler,
daha güzelleşir, makamı daha da artar. Dünyada ise Allah müminlere
üstünlük vaat etmiştir. Bu nedenle inkarcılar ne kadar uğraşırlarsa
uğraşsınlar yaptıkları boşa gider. Hatta onlara cehennem azabı olarak
geri döner.
Bediüzzaman'ın yanısıra İmam-ı Azam, İmam-ı Ahmed, İbn-i Hanbel
gibi İslam büyükleri de başta Yusuf Medresesi olmak üzere birçok
sıkıntı, işkence ve zulme maruz kalmışlar, "tutuklanarak", "sürülerek",
"baskı altına alınarak" engellenmeye çalışılmışlardır. Bediüzzaman,
Yusuf Medresesi'nde bulunan ve çeşitli zorluklara göğüs geren İslam
alimleri için şöyle der:
Hem kalbime geldi ki, madem İmam-ı A'zam gibi
en büyük müçtehidler hapis çekmiş ve İmam-ı Ahmed ibn-i Hanbel
gibi bir büyük mücahide, Kur'an'ın bir tek mes'elesi için hapiste
pek çok azap verilmiş. Ve şikayet etmeyerek tam bir sabır ile
sebat edip o mes'elelerde sükut etmemiş. Ve pek çok imamlar ve
alimler, sizlerden pek çok ziyade azap verildiği halde, tam bir
sabır içinde şükredip sarsılmamışlar. Elbette sizler, Kuran'ın
birçok hakikatleri için pek büyük sevap ve kazanç aldığınız halde
pek az zahmet çektiğinize binler teşekkür etmek borcunuzdur.6
SONUÇ
Kuran'da haberleri verilen peygamberlerin ve geçmişte yaşamış olan
salih müminlerin hayatlarına baktığımızda hep zorlu bir mücadele,
sürekli bir ölüm veya yurtlarından ve evlerinden sürülme tehdidi,
iftiralar, suçlamalar ve alayla karşılaşırız. Çünkü onlar Allah'ın
emrine uymuşlar ve sadece dini kendileri yaşayarak kalmamış, imkanlarının
ulaşabildiği en son noktaya kadar insanlara dini ve güzel ahlakı
anlatmışlardır. Bu samimi ve ciddi çabalarının sonucunda ise birçok
insanın imanına vesile oldukları gibi, daha çoklarının da düşmanlığını
kazanmışlar ve dönem dönem zorluklarla dolu bir hayat yaşamışlardır.
Bu zorluklara göğüs geremeyenler, peygamberlerin gösterdiği güzel
ahlakı, sabrı ve hamiyet-i İslamiye'yi gösteremeyenler ise "geride
kalanlar"dan olmuşlar, dünya hayatına razı olarak ahiretlerini dünya
için satmışlardır.
Ancak unutulmaması gereken çok önemli bir gerçek vardır: Allah
tüm zorlukları iyilerin ve kötülerin, temizlerin ve pislerin, samimilerin
ve sahtekarların, iman edenlerin ve dinsizlerin birbirlerinden ayırt
edilmeleri için yaratır. Zorluklar karşısında Allah'ın hoşnut olacağı
güzel ahlakı gösterenler Allah'ın dostudurlar ve Allah dünyada ve
ahirette dostlarına yardımını ve desteğini müjdelemektedir. Allah'ın
bir ayetinde bildirdiği gibi "her zorlukla birlikte bir kolaylık
vardır".
Kuran'da bildirilen bu müjdenin yanı sıra, Allah, müminlere kurulan
tuzakları mutlaka bozacağını, o tuzakların sahiplerini büyük bir
bozguna uğratacağını, inkar edenlerin müminlere hiçbir şekilde zarar
veremeyeceklerini bildirmektedir. Bununla ilgili ayetlerden bazıları
şöyledir:
... Allah, kafirlere mü'minlerin aleyhinde kesinlikle
yol vermez. (Nisa Suresi, 141)
Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek
veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı
tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu.
Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır.
(Enfal Suresi, 30)
Müminlerin yaşadıkları zorlukların ardından daima güzellik, hayır
ve bereket gelmiştir. Örneğin Hz. Yusuf hapisten çıktığında Mısır'ın
hazinelerine yönetici olarak tayin edilmiştir, Allah Hz. Nuh'u ve
inananları zulmeden kavimlerini helak ettikten sonra bereketli bir
yerde konaklatmıştır, Hz. Musa'ya ve kavmine işkencelerde bulunarak
onları yok etmek için uğraşan Firavun'un kendisi denizde boğularak
yok olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) ise kendisine kurulan
tuzaklardan ve ölüm tehditlerinden sonra inananlarla birlikte hicret
etmek mecburiyetinde kalmıştır. Ancak ardından Allah kendisine ve
müminlerin üzerine rahmetini ve bereketini yaymış, müminler büyük
bir güç kazanarak kötülerin ittifakını yenilgiye uğratmışlardır.
Allah, dünyada herkese yaptığının karşılığını gösterecektir; salih
müminleri de mutlaka üstün kılacaktır. Ancak asıl karşılık sonsuz
ve asıl hayatımız olan ahirettedir. Her insan, er ya da geç mutlaka
bir gün ölecektir. Herkes hiç beklemediği bir anda ölüm meleği ile
karşılaşacak ve işte o an, her insan gerçeği tüm çıplaklığı ile
görecektir. Herkes şundan emin olmalıdır ki, dünya hayatına razı
olanlar, zorluklardan kaçanlar, keyiflerinin peşinden gidenler,
rahatlarını bozmaktan kaçınanlar, istek ve arzularını Allah'ın rızasına
tercih edenler, gelecek endişesi ile, haksız yere hapse atılmaktan
veya sürülmekten korkarak dinlerini, ibadetlerini terk edenler ölüm
meleklerini gördüklerinde hiç de dünya hayatında yaşadıklarına sevinemeyeceklerdir.
Bu insanlardan hiçbiri, "İyi ki dünya hayatımda yan gelip yatmışım,
dünya zevklerinin peşinde koşmuşum. Bunlar da yanıma kar kaldı"
diyemeyecektir. Diyemediği gibi, tüm bu yaptıkları onda tarifi ve
geri çevrilmesi imkansız bir pişmanlığa neden olacak, hiçbir zaman
hissetmediği kadar büyük bir yürek acısı ve çaresizlik hissi duyacaktır.
Allah inkarcıların ahiretteki pişmanlıklarını şöyle bildirmektedir:
Ateşin üstünde durdurulduklarında onları bir görsen;
derler ki: "Keşke (dünyaya bir daha) geri çevrilseydik de Rabbimizin
ayetlerini yalanlamasaydık ve mü'minlerden olsaydık." (Enam Suresi,
27)
Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: "Bana keşke
kitabım verilmeseydi. Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm
herşeyi) kesip bitirseydi. Malım bana hiçbir yarar sağlayamadı."
Güç ve kudretim yok olup gitti." (Hakka Suresi, 25-29)
Tüm hayatını Allah için yaşayan, Allah'ın rızasından vazgeçmediği
için hayatının büyük bir bölümünde zulüm gören, zorluk yaşayan,
hep öldürülme tehlikesi altında kalan, insanlardan incitici ve alaycı
sözler işiten, iftiralara uğrayan, hatta hapis yatan bir mümin ise
ölüm meleğini gördüğünde tüm hayatı boyunca yaşadığı zorluklar için
büyük bir sevince kapılacaktır. Hatta kitap boyunca anlattığımız
gibi mümin, zorluklarla karşılaştığı anda da çok büyük bir sevinç
ve umut yaşar; çünkü tüm dünyadaki zorlukların sonunun hayır olduğunu,
Allah'ın mutlak bir kolaylık ve üstünlük vereceğini bilir. Üstelik
burada yaşadığı zorlukların ahirette de bir güzellik ve kat kat
artırılmış nimetler olarak karşısına çıkmasını şiddetle umar. Bu
nedenle inkar edenler, zorluk anında müminlerin tavrına şaşırır,
onların neşesine ve gücüne, ümitvar yaklaşımlarına hayret ederler.
Çünkü onlar müminlerin Allah'tan, onların ummadığı şeyleri umduklarını
bilmezler.
Yusuf Medresesi, bu nedenle bir mümin için hem manevi bir eğitim
yeri hem de ahiretteki güzelliklerin kapısını açan bir imtihan vesilesidir.
Yusuf Medresesi'ne giren mümin, bu imtihanın hayırla sonuçlanmasını
beklediği ve cenneti biraz daha fazla umabildiği için büyük bir
sevinç duyar.
Müminler olaylara inkarcıların kavrayamadıkları bir gözle bakar
ve olayların iç yüzünü görebilirler. Onlar, zorluğun, ezanın, engellenmelerin
asıl anlamını bilen, hayatlarını bu sırra göre yaşayan insanlardır.
Dolayısıyla, Allah'a samimi olarak iman eden, sadece Allah'tan korkup
sakınan, Allah'ı seven, Allah'ı dost edinen, insanlar arasında dostluğun,
sevginin, hoşgörünün, ümitvar olmanın, iyimserliğin, dayanışmanın,
güzel ahlakın yayılması için gönülden mücadele veren bir insanı,
herhangi bir kötünün veya fesat peşindeki bir insanın durdurabilmesi
veya engelleyebilmesi kesinlikle mümkün değildir.
İnkarcılar bilmelidirler ki ne yaparlarsa yapsınlar, tüm güçlerini
de toplasalar, birbirlerine arka da çıksalar, dağları yerinden sarsacak
kadar kapsamlı tuzaklar da kursalar, onlar müminlere hiçbir zarar
veremezler. Hatta her kurdukları tuzak, attıkları her iftira, söyledikleri
her alaycı söz müminlerin hem dünyadaki hem de cennetteki mekanlarının
daha da güzelleşip zenginleşmesine vesile olur.
Bu sırrı bilen müminlere Allah Kuran'da şöyle müjde verir:
Hiç şüphesiz Allah, mü'minlerden -karşılığında onlara
mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır...
Allah'tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde
yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte 'büyük
kurtuluş ve mutluluk' budur. Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd
edenler, (İslam uğrunda) seyahat edenler, rükû edenler, secde
edenler, iyiliği emredenler, kötülükten sakındıranlar ve Allah'ın
sınırlarını koruyanlar; sen (bütün) mü'minleri müjdele. (Tevbe
Suresi, 111-112)

1 Necip Fazil Kisakürek, Son
Devrin Din Mazlumları, s. 223
2 Necmettin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi,
s. 298
3 Necmettin Şahiner, Son Şahitler, c.1, s.8-83
4 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyati, Yirmialtinci Lema,
s.258 
5 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyati, Kastamonu Lahikasi,
s. 217
6 Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur Külliyatı, Yirmialtıncı Lema,
s. 265
|